|
Genç Aleviler Harekatı |
|
Direniş Cem’i
Yayına Hazırlayan Hasan Harmancı Bahadın Kültür Derneği Kültür Yayınları
Bahadın Kültür Derneği Menekşe 2 Sok. 23/6 Kızılay/Ankara Tel: 0312 418 16 38
Eyüp Aktürk
17.02.1970 tarihinde Yozgat/Sorgun Bahadın Kasabasında dünyaya geldi. Köyde Güveligiller diye anılan sülaleden Ali ve Meymune Aktürk’ün 2. çocuğudur. Üç kardeştirler. İlkokula Bahadın’da başlayıp 80 yılında Berlin’e göç ederek eğitimine devam etmiş, ilköğretim ve liseyi tamamladıktan sonra, makine üzerine mesleki eğitim yapmıştır. Tu Berlin Üniversitesi Yüksek İnşaat Mühendisliği bölümünü tamamladı. İki yıl Mercedes firmasında çalıştıktan sonra işsizlik dünyasına kesin dönüş yaptı. Eyüp Can, siyasal yaşamına küçük yaşlarda başlamış, ortaokulla birlikte kitaplarla kardeş olmuş, onlarla beraber büyümüş, gelişmiştir. 84’lü yıllarda henüz 14 yaşlarındayken Yurtseverler Birliğiyle samimiyet geliştirmiş, aynı dönemde TKP ile flört etmiştir. 87’lere gelindiğinde TKPB (Türkiye Komünist Partisi Birlik)’nin Gençlik Örgütü Başkanlığı’nı yürütmüştür. Gelişen ırkçı ve faşist saldırılara karşı 89’larda Anti Faşist Gençlik Mücadelesi’nin örgütlenmesinde birebir rol oynayarak, Anti Faşist Gençlik Wedding (Amsterdamm Str.) başkanlığını yürütmüştür. 90’lı yıllarda fikir dünyasına akın eden, Dostoyevski, Tolstoy, Nietzsche, Bakunin gibi düşünür ve eylemciler ona daha radikal bir dünyanın kapılarını açar. Onun için artık eylem zamanıdır. Özgürlüğün anlamı eylemle biçimlenir. Berlin’de Türkiyeli Anarşistlerle tanışma ve ardından dünya özgürlüğünü kucaklamak için beynelmilel eylemlerin gerçekleşmesinde öncülük zamanları başlamıştır… 1992 yılında Anarşist fikirlerle perçinlenen ÜTOPYA adlı dergiyi dostlarıyla birlikte çıkardı. Bu zaman içinde Edebiyat ve Felsefe söyleşilerine katılır, düşün dünyası genişlemeye devam eder. Musikiyi göz ardı etmemiş, Ney muhabbetlerine katılarak Türkiyeli Budist ve Anarşistlerle birlikte ruhunu mest eylemiştir. 93’lü yılların başında Berlin Bağımsız Alevi Gençliği’nin kuruluşunda yer aldı. Burada Felsefe üzerine söyleşiler düzenledi. Alevi örgütlerinde, konuşmacı olarak panellere katıldı. Bu dönemlerde oğlunun annesi Fatma ile tanışır ve uzun süre bu birlikteliği devam ettirir. 94 yılında Berlin Alevi Cemaati’nin kuruluşunda yer alır. Sivas Tatliamı’nın ardından protesto eylemlerinin örgütlenmesinde yer alır. 2000’li yıllarda GAH (Genç Aleviler Harekatı)’nın kuruluşunda yer almıştır. Bu harekât içinde hayatının sonuna kadar bilfiil çalışmıştır. 97 yılında arkadaşı Fatma’dan İsa Dara adında oğlu dünyaya gelir. Eşiyle birlikte resmi evlilikten uzak durmayı seçer. Çocuklarını beraber büyütürler. O dönemde Eyüp’e sorulan Musahiplikle ilgili bir soruya şöyle cevap vermiştir; “Benim Musahibim Oğlum İsa Dara’dır.” Bu durum birçoklarına her ne kadar yanlış gelse de, anlıyoruz ki Eyüp Can yine aykırı bir tavırla kâmilliğini ve de dervişliğini göstermiştir. Eyüp Can, 13.01.2006 yılında hayatını kaybedinceye kadar, felsefe, şiir, edebiyatla uğraşmaya devam etmiştir. Dervişane bir hayatı benimseyerek, evine ne bir televizyon, eline ne bir telefon aldı. Uzamış sakalı, boynuna dökülen saçlarının perçemiyle hayatını kimseye itaat etmeden sürdürmüş, şiiri, düşünceyi, aklı kendine kılavuz edinmiş, para ve dünya nimetlerine asla meyletmemiştir. Hayatını kaybetmeden önce, sanki ölümünü sezer gibi dost sohbetlerinde vasiyetlerde bulunmuştur. Bunlardan en önemlisi, Hakk’ın göç edeceğinde, kesinlikle dini bir törenle toprağa verilmeyi reddetmesi, tamamen Alevi ritüellerine göre duazı imamlarla (saz eşliğinde) defnedilmek istemesidir. Tanınmış sanatçılarımızdan Emre Saltuk, Erdal Kaya, Cano İsmail gibi sanatçılara hiçbir beklentisi olmadan şiirlerini vererek besteletmiş, söyletmiştir. Hayatının son dönemlerinde üzerinde çalıştığı Alevilikle ilgili kitabını çıkaramadan Hakk’a kavuşan Eyüp Can’ımızın ardından, kalanları toplayıp bir kitap haline gelmesinde emeği geçen tüm dostlara teşekkür ederiz.
Hasan Hüseyin ESER Hüseyin DİRİCAN .........................................................................................................................................................................................
Korkunun Temel Formları Üzerine Notlar
Korku, kabul etsek de etmesek de, hayatın bir parçasıdır. Doğumla birlikte başlayan korku insana ölünceye kadar refakat eder. Korkunun, insanın evrimi üzerindeki etkisi yaşamı korumaya yönelik olumlu bir araç olduğunu ve bu yüzden binlerce yıldan beri insanın yakasını bırakmadığını anımsarsak, bunun “ben”i aşan bir şeye tekabül ettiğini görürüz. Bu yüzden, insandaki korkunun kaynağının derinlerde ve karanlıklarda arandığını anlayan insan, bunu etkisiz hale getirmek ya da tesirini azaltmak için çeşitli yollar bulmuştu. Büyücülük, din, felsefe, bilim bunlardan sadece bir kaçıdır. Derinden gelen bu korkuyu katlanılabilir hale getirmek için insanlar iktidar, para, güven, bağlanma, cesaret, kahramanlık, özgüven ve sevgi gibi araç ve yönelimlere ihtiyaç duyarlar. Ancak bu yoldan özgüvenlerini-güvenlik arzusunu sağlayacağına inanırlar. Oysa, korkuyu bütünüyle silmek mümkün değildir, zira bunun insan türünün evrimiyle alakalı olduğunu söylemiştik. İçte ya da dışta bir konslüksüyonun korkuyu uyandırmaya yettiği bilinmektedir. Sanki belli bir konslüksüyonun sonucunda ortaya çıkıyor ve bilinci bulandırıyor. Bu yüzden korku çoğu zaman bilinç altına itilmiştir. Her an korkulu anlar yaşamayışımızın sebebi budur. Korkunun uyuyor olması ya da bilinç dışına itilmiş olmasıdır. Nasıl ki ölmeyeceğimizi düşünmemiz, ölmemizi etkilemediği gibi, korkuyu hissetmiyor olamamamız korkunun yokluğu anlamına gelmez.
İnsan, Doğa ve Evre’nin Yeniden Yorumlanmasına Dair İpuçları
İnsanın Sosyo-Psikolojik Boyutuna Dair Bilimsel ve felsefi alanların şimdiye kadar ortaya koyduğu insan hakkındaki en yetkin yorum, insanın önce sosyal bir varlık daha sonra ise birey olduğu yönündedir. İnsanın bir hür olarak varlığını sürdürebilmesini şüphesiz ki yaşama güdüsü sağlamıştır. Belki de insan, içgüdüsel olarak, ancak topluluklar halinde yaşayarak varlığını sürdürebileceğini bilmekteydi. Sadece insanlar değil, hayvanlar da doğuştan gelen bu yaşam güdüsüne sahiptir. Bu, anlaşılması bugün bile pek mümkün olmayan yaşam güdüsü insanın varoluşu kadar eski ve köklüdür. Ontolojik anlamda bireyi ele aldığımızda bu bireyleşme sürecinin sosyalleşme sürecinden sonra bireyin oluşumuyla birlikte devreye girdiğini görebiliriz. Özetlemek gerekirse, insan toplumsal ve bireysel olmak üzere iki ayrı, fakat birbirini tamamlayan (birbirine ayna olan) boyuta sahiptir. Bir varlık olarak dünya içinde var olan insanın kabaca tanımlanmasında ele aldığımız toplumsal ve ferdi yönü daha çok sosyolojik ve psikolojik tanımdır. Fizik dünyasından baktığımızda insanın evren içerisindeki yerinin tam bir denge üzerine kurulmuş olduğunu görürüz. İnsan, benzetmek gerekirse, evrenin büyüklüğü ve bir atomun boyutu arasındaki düz yapının tam ortasındadır. Başka bir örnek vermek gerekirse, insan makro evrenle mikro evren arasında sabit bir noktada durmaktadır. Bu bakımdan insan bu iki evren arasında bir geçiş köprüsü gibidir. Fakat, aynı zamanda insan bu iki âlemin kesiştikleri noktada ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı da her iki âlemin de özelliklerini taşır. İnsanda mevcut olan (bu sürekli mevcuttu ya da mevcut olmak zorundadır! gibi bir ifade arzetmez) dualite ruh-beden, zahir-batın, ölümlülük-ölümsüzlük, akıl ve duyu, tanrı-kul, birey-toplum, sonlu-sonsuz, gerçek-hayal, bilinç-bilinçaltı, kolektif bilinç-bireysel bilinç gibi kavramlar ve pozisyonlarla ifade edilir. Bu hazırlıktan maksat dualiteyi oluşturan kutupları ayrı ayrı ele almak ve birbiriyle olan bağı bir üst boyutta yeniden kurarak tek bir gerçeğe ulaşmaktır. Bektaşilerin deyimiyle, ikilikten geçip birliğe ermek. Yanlış anlaşılmalara meydan vermemek için, sözkonusu olan bu birleşmenin mekanik ya da aritmetik anlamda bir birleşme olmadığını belirtmekte yarar var. Dilin yetmezliği bir takım yanlış anlaşılmalara yol açabilir. Bu bakımdan bunu kimyadan bir örnekle açıklayalım. Örneğin H2 + O>H2O, ya da (…) + klor = tuz. Dikkat edilirse, (….) zehirli bir maddedir insan bedeni için, klor ise insan yaşamına imkan vermeyen (tabi ki belli sınırdan sonra) bir çeşit zehirli gazdır. Bu iki elementin bir araya gelip birleşmesi yepyeni bir özellikte bir maddeyi meydana getirmektedir. Yeni madde, birleşik elementlerin hiç birinin özelliğini taşımamıştır. O yepyeni bir özellikle donatılmış bir besin olmuştur. Tekrar konumuza dönersek… Sosyolojik ögelerin geri planında ve derinliklerinde yatan temel gücün doğuşla gelen ve geçmiş yaşamların izlerini taşıyan “yaşama güdüsü” nün devam etmesini sağlarken, bireysel yanını meydana getiren ontolojik boyutu bu var oluşa bir anlam yükleme ihtiyacından doğmuştur. Özetlersek, ontolojik boyutun insan denen varlıkta hem sosyal, hem de ferdi bir dem yarattığını söyleyebiliriz. Psikoloji alanındaki yeni bilgilere dayanarak şunları söyleyebiliriz. Doğan her fert çocukluk evresinin belli bir dönemine kadar anneyle kendisinin hatta çevresindeki tüm varlıkların bir bütün olduğunu zanneder. O evredeki çocuğun bilinci binlerce yıl önceki insanların duygu ve düşünce yapısına pek yakındır. Henüz parçalanmış bir bilince sahip değildir. Dış dünya ile kurduğu her bağ onu dünyaya bağlayacak ve bilincini doğrudan etkileyecektir. Bu evrenin yavaş yavaş tanımlanmasıyla başlayan sürece paralel olarak bilincinde de bir değişme meydana gelir. Bir biricik olarak kendi varlığını duyumsamaya başladığı an, evrenle olan bağı kopmuş ve evren içinde bir varlığa dönüşmüştür. Kendi üzerine kapanan bilinç kapalı bir evren oluşturmuş ve bu oluşumun akışıyla birlikte “çelişkisiz bir bütün olan” Cennet’te yitirilmiş olur. Bu ayrılış esnasında, insan bir yönünü yitirir ya da karanlıkta kalır. Bu süreç aynı zamanda özün oluşumu sürecidir. Bu süreçte insan kendi varlığını en derin ve dolaysız bir biçimde duyumsar. En derin yalnızlık, belirsizlik, ikirciklik, hasret ve kendi varlığımızda duyduğumuz ve izleri bilincimizden ebediyen silinmeyecek olan özlemi bu safhada yaşar. Geçiş aşaması adını verdiğim bu aşama insanın kendini anlaması açısından en önemli aşamadır. Çünkü en çıplak ve çarpıcı fırtınalar bu sahada eser. Eski sistemin yitirilmesi ya da çökmesi insanın korkuyla sığındığı bir barınağın çökmesine benzetilebilir. İnsan işte bu anda gerçeklerin yıkıcı ve ürkünç ifadeleriyle karşı karşıya kalır. İnsan, eskinin yıkılmasından sonra yeni bir durum alış arasındaki süreçte dolaysız bir biçimde kendi varlığıyla yüzyüze gelir. Bundan sürekli tedirgin bir şekilde kaçması üzerinde düşünmeye değer bir noktadır. Bu belki de insanın “nedir”liğini açıklayacak en can alıcı noktadır. Almanca deyimiyle Brennpukt. Sözünü ettiğimiz geçiş süreci, birçok bilim otoritesinin de ileri sürdüğü gibi bütün dinsel ve metafizik fikir ve inançların ana kaynağını oluşturan önemli ve temel bir halkadır. Yine bu ifadeye göre, dinlerin tümü bu evreden gıdasını alır ve ondan dolayı da evren ve insanın varlığı çocuksu bir bilinç üzerine kurulmuştur. Başka bir ifadeyle dinler, insanın kendi tarih öncesi (yitik cennet duygusu –tarihi aşan – hanshistorik) karanlık dönemi üzerine çocuksu duygular ve düşünüşlerden ileri gelmişlerdir.
Aleviliğin Değişmez Kuralları
1. Alevilerin birlik ve dirliği ancak Alevi felsefe ve inancı üzerine kurulabilir. 2. Aleviliği diğer dinlerden ve ideolojilerden ayıran en önemli özellik Alevilik öğretisinin gelişmeye ve kendini sürekli yenilemeye uygun bir insan ve doğa felsefesine sahip olmasından ileri gelir. 3. Alevilik felsefesinde dogmalar ve tabular yoktur, çünkü insan ve doğa üzerinde bir “erk-yetke” kabul etmez.
- Bir Olalım İri Olalım Diri Olalım. - Okunacak En Büyük Kitap İnsandır. - Her Ne Varsa Bu Alemde Hepsi Mevcuttur Ademde. - İlimden Gidilmeyen Yolun Sonu Karanlıktır. - Her Ne Arar İsen Kendinde Ara, Kudüs’te Mekke’de Hac’da Değil. - Benim Kâbe’m İnsandır. - Gelin Canlar Bir Olalım. - 72 Millete Aynı Nazar İle Bak. - Ey Sufi (…), Bilmeyene Nefs Bilene Nefestir. - Sevgi Bizim Dinimizdir Başka Dine İnanmayız.
Hikâyenin Özünü Neşreylemek İçin Gerekli Olan Birkaç Mitolojik Kurgu
1. Cebrail Hikâyesi Henüz zaman ve mekan nail olmazdan evvel gözlerini açan Cebrail uzun bir müddet etrafına bakınır ve sonsuz boşluk içerisinde ne kendi varlığını ne de içinde bulunduğu hiçliği (boşluğu) anlamaya muvaffak olamaz. Varlığını, kendine anımsatacak ve bu bilinmez (çözülemez) bilmeceyi çözecek hiçbir ipucu bulamamaktadır. Bu bilinemezlik ve tanımlanamazlığın ağır gazabı altında boşlukta gezinirken birden çok uzak bir yerden büyüleyici bir ses yayılmaya başlar sonsuzluğa. Bu ses artık, kendini var etmiştir. Bunun (varoluşun) sırrına ermek için bu büyüleyici melankolik sese doğru süzülerek uçmaya başlar. Bu melo-dramik ses alev alev yanan ve bu hararetten ötürü yüzeyi kızıllara bürünen bir kubbeden gelmektedir. Yanacağını hiç düşünmeden olanca hızıyla, ateşe düşüşü gibi kubbeden gelen sesi yakalamak için kubbeye doğru hücum ettiğinde, kubbenin yüzeyindeki ateşe çarparak bir an içinde ateşin sıcağında kavrularak bütün vücudu kül olur. Bu büyüleyici ses kesintisiz bir biçimde gelmeye devam eder. Sesin gizemli cazibesinden tekrar çırpınarak vücuda gelen Cebrail biraz kenara çekilir ve bir müddet sonra kendine hakim olamayarak tekrar ateşe düşer ve kül olur.
2. Babil Kulesi İbrahim ve oğullarını Nuh Tufanı’ndan sonra tekrar bağışlayarak onlara sonsuz nimetler veren Tanrı, Şeytan karşısında kullarıyla övünürken İbrahim oğulları Tanrı’nın nimetleriyle yetinmeyerek onun gizemine (sırrına) ermek için birden büyük bir kule inşa ederler ve bu vesileyle, göklerde olduğu tasavvur edilen Tanrı’ya ulaşmaya çalışırlar. Bunu daha sonra fark eden Tanrı, bu duruma (çok bozulmuş ve mahçup düşmüş olacak ki) fena halde kızar ve İbrahim oğullarını cezalandırma gereği duyarak hepsinin ortak konuştukları dillerini Babil’de karıştırır. Bu ceza karşısında İbrahim oğullarının ağıt figan ederek isyan etmeye hakları var mıdır: a) Vardır; Çünkü Tanrı onları yaratırken, kendilerine danışmamıştı ve kendi varlıklarından (varoluşlarından) ötürü Tanrı’yı merak etmeleri aslında kendi istekleri dışındadır. Yani varoluş sorunu burada yaşam sorunundan daha ağır basmaktadır. Bunu istençle önlemeye ise güçleri yetmemektedir. b) Yoktur; Çünkü Tanrının verdikleriyle yetinmeleri gerekmekteydi. Bunun ötesi, Şeytan karşısında Tanrı’yı mahçup ettikleri için Tanrı bunu kendini savunmak için yapmıştır. İnsanların, Tanrı’nın sırrına ermelerini bilerek önlemeye çalışan ve bundan ötürü varlık ve hakikat arasında sır perdesi koyan Tanrı kendi varlığını muhafaza etmek için bunu yapmaya mecburdu. İnsandaki Problem: Varlığın sırrı yaşamdan daha ağır basmaktadır. Tanrı’nın Problemi: Yaşamın sırrı varoluştan daha ağır basmaktadır.
Reenkarnasyona Kuran’dan Bakış
Reenkarnasyondan anlaşılacağı gibi, kemalete ermeden veya kemal bulmamış insan ruhunun bilinmeyen bir zamanda ve bilinmeyen bir biçimde yeni bir bedene sokulup tekrar bedensel hayata getirileceği manası çıkar. Kuran’da reenkarnasyona delil veren ayetlerde olgunluk kazanmış kâmil insanlara değil, cehennem halkına hitap eder. Burada kemale ermemiş insan ruhlarının kemal bulmak üzere tekrar bedenlere sokularak bedensel hayata gönderilir. Kâmil mertebesine ermiş ruhlar ise cennete gittiklerinden dolayı tekrar bedensel hayata dönmezler. Kemal bulmamış ruhların tekrardan, kemal bulmak üzere bedensel hayata getirilmesidir ki, bedenden bedene geçen ruh bu bedenler içinde dünyanın sıkıntı ve ızdırabını çekerek olgunlaşmaya çalışır ve dünyada bulunduğu zaman içerisinde olgunlaşma evresinden geçerek nefsini ruhundan ayırır (arındırır), kâmil mertebesine gelen insan öteki dünyada ebedilik cennetine girer, bir daha bu bedensel hayata dönmez. Reenkarnasyona delil veren ayetlere şöyle bir bakalım: Mümin Suresi, 11. Ayet: “Ey Rabbimiz, bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Buradan çıkmak için bir başka yol daha var mı.” Görüldüğü gibi, ayette iki defa öldürülüp diriltilen ve tekrar dirilmeyi isteyen bir topluluk söz konusu edilmektedir. Ayet bazı insanların ikinci, üçüncü kez bedenlenmek üzere dünyaya geri gönderildiklerini gösterir lafızdadır. Saffât Suresi, 54-61. Ayetler: Biri cehennemde, diğeri ise cennette iki arkadaş şöyle konuşturulmaktadır: “Bakar mısınız” dedi. Baktı, onu cehennemin tam ortasında gördü. Dedi ki: “Vallahi, az kalsın beni de oralara indirecektin. Rabbimin nimeti olmasaydı şimdi ben de elbette oradakilerdendim. Biz cennetlikler tekrar ölecek miyiz: Hayır, yalnız ilk ölümümüz. Ve biz azabada uğratılmayacağız. Gerçekten de bu büyük başarının ta kendisidir. Çalışanlar böylesi için çalışsınlar.” Görüldüğü gibi ayetlerde cennet ehli, yani tekâmülünü tamamlamış olanların tekrar öldürülmeyecekleri söylenerek cehennem ehliyle bir farklarının da bu olduğuna dikkat çekilmektedir. Duhan Suresi, 56. Ayet, cennet ehlinin ikinci kez öldürülmemelerini yine Allah’ın bir lütfu olarak gündeme getirmektedir: Orada ilk ölümden başka ölüm tatmazlar. Allah onları senin rabbinden bir lütuf olarak cehennem azabından korumuştur.” “Cennet hayatında ölüm yoktur. Cehennem azabından korunmuş olanlar, ölümsüz olarak o nimet ve ikram için sonsuzca kalırlar.” “Cennetliklerin ölmeyecekleri vurgulanırken, cehennemdekiler hakkında böyle bir açıklama yapılmamıştır. Hatta tersine, oradakilerin ölümü temenni edeceklerini; “Orada ölümü çağırırlar kendilerine: “Bugün bir tek ölüm çağırmayın, birçok ölüm çağırın.” (Furkan Suresi, 13. ve 14. Ayetlerinde belirtilir.) Görüldüğü gibi bu ayetlerde, dünyada olgunlaşıp bedenin ölümünden sonra cennete giden ruhların, bir daha dünyadaki bedensel hayata dönmeyecekleri; fakat dünyada olgunlaşmadan bedenden ayrılan ruhların, bir süre ruhsal azaptan sonra bedene tekrar dönecekleri, ta ruh olgunluğuna erinceye dek birkaç kez bedensel hayata dönüp ölümü tadacakları; ancak olgunlaşmış olan ruhların bedenden ayrıldıktan sonra cennete girip ölümsüzlüğe erecekleri anlatılmış olabilir. Bu gerçeğe, zahiri manada açık ve net bir şekilde delil veren Bakara Suresinin 28. Ayeti şöyle beyan ediyor: “Allah’ı nasıl tanımazsınız ki siz ölüler idiniz. O sizi diriltti; yine öldürecek, yine diriltecek; sonra O’na döndürüleceksiniz.” Ve diğer bir Ayet şöyle devam ediliyor: “Sonra onu öldürdü, kabre koydurdu. Sonra dilediği zaman onu yeniden diriltti.” (Abese Suresi, 21 ve 22. Ayetler.) Diğer taraftan ünlü İslami düşünürlerinden İhvânus Safâ, tekrar bedenlenmeye delil olarak Nisa Suresi, 56. ayeti değerlendirmiştir. Ayet aynen şöyle: “Derileri piştikçe azabı tatsınlar diye onlara başka deriler vereceğiz.” ............................................................................................................................................................................ Dört Kapı Kırk Makam
Alevi öğreti ve inancını anlatan yüzlerce kitap yayınlandı. Bu kitapların çoğu söylence ve mitolojik boyuttaki konulardan ibaret. Küçük bir kısmı ise Alevilikteki kimi konularını yorumluyor fakat onları birleştirecek genel bir çerçeveden yoksunluk göze batmaktadır. Bu durum sosyo-siyasal, toplumsal alanda kendi ifadesini bulur: Birbiriyle ciddi bir örgüt ve düşünsel bağı olmayan yüzlerce dernek ve kurum. Diğer inanç ve kültürler karşısında özgün bir duruş sergileyemeyişi pratiğe bu surette yansımaktadır. İslam ekseni çerçevesinden yürütülen tartışmalar anlamsız ve yersizdir. Hatta zararlıdır, çünkü kendi özünü ve özgül yapısını bulması sürekli engellenmiş olmaktadır. Aleviliğin, İslam değilse ne dini olduğu sorulmaktadır. Eğer kendi başına bir inançsa kitabı nedir, inancın adı nedir? Bu ve benzeri türden sorular bir gerçeğin altını çizmektedir. İslam dininin ideoloji olarak egemen olduğu bir coğrafyada bulunmaktayız. Din olgusu tanımlanırken onu “tektanrılı” dinlerin ekseninden değil evrensel bir pencereden bakarak tanımlamak gerekir. Aleviliğin müstakil yapısını koruyan ve onu diğer birçok dinlerden ayıran şey “dört kapı kırk makam” inancıdır. Bu bir öğretiden fazla bir şeydir. Bu bir düşünce veya kurumsal çalışmalar sonucu oluşmamış, tam tersine yüzyılları kapsayan Anadolu bilgeliğinin bir tezahürü olarak şekillenmiş ve ortaya çıkmıştır. Bu öğreti etrafında ya da ışığında Aleviliği yorumladığımız zaman kendi özgül yapısı ortaya çıkmaktadır. Bu öğreti cemlerde icra edilir, ozanlar ve bilge insanların sözleri duazı imamları, gülbenkleri bu gerçeği yansıtan orijinal belgelerdir. Ve insan bunu kendi nefsinde yaşatarak gerçekliğini farkedebilir. Alevi öğreti ve inancının karakteristik özelliklerine baktığımızda şunları görebiliriz. Doğruluk, bilgelik, insan ve doğa sevgisi, eşitlik, yardımlaşma, din, dil, ırk ayrımının olmaması vs. Bunlar “dört kapı kırk makam”ı oluşturan ana temellerdir. Çağımızda sadece birer sembolmüş gibi görünen değerlerin altında zengin bir felsefe yatmaktadır. Bu öğretinin günümüz diliyle yeniden yorumlanması aynı zamanda Alevilerin şimdiki ve gelecek zamanki toplumsal konumunu doğrudan etkileyecektir. Şimdi bu öğretinin yorumlanmasında erenlerin sözlerini rehber etmeye çalışalım. Marifet ise kendi özünü bulmaktır. Budizmin ve tasavvufun dışında form almış hiç bir dinde marifet ve hakikat kapılarına denk düşen bir anlayış yoktur. Kişi bu kapıda kendini bulur ve tanımlar. Çünkü ilahi boyutuyla (evrensel) aşkı yakalamıştır. Buradan sonra o aşka mürşitlik eder. Marifet kapısında insan kendi varlığına, varoluşuna yabancı olan unsurlardan arınmış, kendi kendini mayalamaya başlar. Bu kapıyı bir ikinci doğum olarak da tanımlamak mümkündür. Mitsel ve töresel (kalıpsal) düzlemden dinamik ve evrensel oluşa doğru yaklaşır. Deyim yerindeyse, ikinci doğuş da denebilir. Alevi ozanların kan bağı yerine tanrısal-ilahi bağı ön plana çıkardıkları “Devriye” ismini verdikleri nefesler “Tanrı’nın insanda zuhuru” anlamına da gelen öz-ben’in oluşum sürecini anlatması buna bir örnektir. Bilinç kabının (ben’in) büyümesi ve kendini aşması anlamına da gelen marifet kapısında kişinin algı ve kavrama yeteneğinde ortaya çıkışlar olur ve bunlar kişiyi hem şekillendirir hem de kemalete götürür. Bu mertebede özgürlük, sevgi, paylaşım, hoşgörü, doğanın – canlı sevgisi mazhar olur, gerçek zıvanalarıyla ortaya çıkar. Felsefe diliyle söyleyecek olursak, insan, millet, kültür gibi toplumsal ögelerden sıyrılmış olan evrensel insanı görür, her insanda ilgisi varlığa çevrilmiştir. Sırrı hakikat kapısı ise 4’üncü ve son kapıdır. Burada insan kendi özünde Hakk’ı bulmuştur. Bir avuç kum tanesinde evreni bulmak gibi. Bu kapı aydınlanma, kemalete erme kapısıdır. Bütün gizli sular artık perdelenmediği için aşikârdır.
Marifet Kapısı Hünkar’ın tanımıyla nefsini bilmek anlamına gelen Marifet Kapısı, (Anasırı Erba) fikrine göre “su” elementine denk düşer. Su, bilindiği gibi sadeliğin, berraklığın, azizliğin olduğu gibi aynı zamanda bilgeliğin, hoşgörünün ve sevginin de sembolik adıdır. Tarikat kapısının bütün bilgilerini ve bu bilgilerin fiiliyatlarını varlığında noksansız tamamlamış olan yolcu, mürşidinin refakatında marifet kapısına yönelmiştir artık. Bu mertebede arama süreci tamamen sona ermiş, Allah’ın gizli hazinesini bulmuştur. Bu zat artık şu hadisin içsel (manevi) anlamına ermiştir: “Ben gizli bir hazineydim bilinmeyi sevdim ve beni bilsinler diye insanları halk ettim.” Ruh bundan böyle gıdasını hakikatten almaya başlamıştır. Çünkü gerçek Kuran surelerini kendi özünde keşfetmiştir (levhi mahfuz, muhafaza edilen gizli bilgi). Zahiri âlemin sarsılması onu etkilemez. Zira o dünyevi bilgilerin bir türevi olarak nefsin fani olduğunu bilir ve bundan dolayı etkisinde kalmaz. O öyle bir haldedir ki bu mertebede gözünün önünde bütün dünya harab olsa da onun bir tek kılı kıpırdamaz. Zahiri yaşamda ise renklere, ırklara, cinsiyetlere, kültürlere, milletlere, dinlere ve sayısız gelenek ve göreneklere bölünmüş olan insanlığı yekpare (tek) görür. Cümle âlem ona birdir. Onda, insanları uysallaştıran ve basiretsizleştiren bir düzenin adalet ve hukuku bütün anlamını kaybetmiş, onun yerine hak katında ulu divan kurulmuştur. Gerektiğinde “kalsın benim davam divana kalsın” der. Dayanışma ve paylaşım üzerine söylenmiş olan şu sözler bu mertebe zatının toplumsal yaşamdaki temel felsefesini dile getirir; “Eğer köyün birinde bir insan açlıktan ölürse bunun vebali bütün köylünün omuzlarındadır.” Yaşam ve sevgi en yüce değerdir. Onun toplumsal ahlakı şöyle der: “Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş olur, bir insanı dirilten tüm insanları diriltmiş olur.” Marifet ehli zahir ile batını yani içle-dışı bir etmiş ve bu iki dünya arasındaki perdeyi ortadan kaldırmıştır. Onun için zaman bir an’dan ibarettir, bu da dem kavramına denk düşer. Zamansal açıdan geçmiş ve gelecek ortadan kalkmıştır. Çünkü derin bir mistik bilinç şeriat düzeyinde varlıkları algılayan bilinçten daha güçlü bir önsezide (tasarımda) bulunur. Geçmiş ve gelecek zaman kaynağını şu ‘an’dan alır ve insan zihninde bir iz bırakarak sonsuzluğun ufkunda dağılır. O hep an’ı yaşar. Ancak bu mertebede çeşitli kerametler zuhur eder. Zira ilhamını Hakk’tan aldığı için doğa yasaları diye tanımladığımız zihinsel tasarımların geçilmez duvarlarını hem de varlıklarını dahi hissetmeden geçerler. Halbuki, şeriat ve tarikat ehline açılmamış olan sır perdesi onlara, imkânlı olan bir şey imkânsız gibi gelir. Oysa hakikat ehli için böyle bir şey söz konusu değildir. “Güneş doğmaz, bütün yıldızlar söner sözü”, marifet ehlinin içsel aydınlanmasının kaynağı hakkında bilgi verir. Cennet ve cehennem arzusu ortadan kalkmış ve onun yerini, iç âleminde sezinlediği Allah’ın zatına kavuşma arzusu almıştır. Bu dünyada yaşayıp da bu dünyada olmamak… Yani Sufilerin şu meşhur deyimiyle; “iki dünyadan da vazgeçmek…” Yunus Emre’deki ilahi aşkda buna güzel bir örnektir. Âdem, ilk yaratılış anını (yani cennetten çok önceki, ilk varoluş halini) hatırlamaya başlar. Kâinatta tek bir zerre dahi onun ilahi iradesinin dışında hareket etmez, zira bütün evren baştan başa helak olurdu. (İmam Caferi Sadık’tan bir alıntı, bu konuya ilişkin.) Kâinattaki her zerre onun kelamından ibarettir. Çünkü Allah her zerrede sıfatı ile mevcuttur. Bunu kalp gözüyle göremese bile dil ve zihin yoluyla rahatlıkla söyleyebilmekte ve birfiil yaşamın akışkan sürecine uygulayabilmektedir. Allah artık ona şah damarından daha yakındır. Kâinattaki her varlık onun (zatının) bir yanına ışık tutmaktadır. İlahi aşkın cazibesi onu her dem, zaman ve mekân ötesi sıçramalara yetenekli kılar ve Hakk’ın sıfatlarının kendi zatında zuhur etmesine kapı açar. Bu mertebedeki zat kendini “her an bu aşk daha bir sonsuza, her defasında insan daha bir hayrete düşüyor” demekten alamaz. Her yer ona Kâbe’dir. Çünkü nereye baksa (yüzünü çevirse) Allah’ın zatıyla karşılaşırsın, “sen onu göremesen de o seni görür” sözünün mistik manasına ermiştir. Bu mertebedeki zatın dünyevi bir Pir’e ya da Mürşide gereksinimi yoktur. Ona vahiy (yani kutsal söz) aracısız bir şekilde doğrudan doğruya Hakk’ın zatından gelir. Rızkımı veren Hüda’dır, kula minnet etmem, demesi bundandır. (Burada Hz. Ali’yi hatırlatmakta yarar var. Kuran’daki bir ayeti göstererek, Hz. Ali’yi köşeye sıkıştırmak isteyen Muaviye, şöyle demekteydi: Hz. Ali anlaşmayı (hakem – Kuran’ı hakem tayin ederek savaşı sonuçlandırması) ihlal ediyor, bu konuda kendi başına karar veriyor, oysa Kuran’da söz hüküm Allah’ındır, ayetini çiğniyor, böylelikle dinden çıkmıştır. Öyleyse artık Hz. Ali kâfir olmuştur, Kuran’a göre öldürülmesi gerekir. Bu hatırlatma üzerine Hz. Ali: Ben, Kuran’ı Natıkım konuşan Kuran demiştir. Derin ruhaniyete sahip olan Sufi ve erenlerin söyledikleri nefesler, duazı-imamlar ve sözler bu bakımdan hakiki (Bâtıni) Kuran’ın birer ayetleri konumundadır. Hatta din dahi terk edilmiştir, Allah’a kavuşma uğruna. İlahi aşkın ateşi iç âlemde yanmaya başlayan ve gittikçe şiddetlenen ve bu vesileyle çözülme aşamasına götüren (fenai-fillah) bu hal onu sırrı hakikat kapısının eşiğine getirir. Allah’ın zatına olan iman ve itikatı bütündür.
Sırrı Hakikat Kapısı Hünkâr’ın deyimiyle Hakk’ı bilmek anlamına gelen Hakikat Kapısı, Hakk kapısıdır. Bu kapıda Hakk Adem’in zatıyla bütünleşmiş ve Adem’de zuhur etmiştir. Hallacı Mansur’un Enel-Hakk demesi bu mertebenin makamındandır. Yani, bu makama ermiştir Mansur. Anasırı Erba’ya göre ise bu makam hava elementine denk düşer. Sır içinde sır, yol içinde yol bu mertebede çözülecektir. Doğa, evren ve insan gibi üç ayrı ve karşı suretle yansıyan fenomenler birleşmeye doğru gider. Tasavvufun ilk basamağı olan Vahdeti Mevcut, aynı zamanda dört kapı kırk makam felsefesinin (en) doruk noktasıdır. Ordan öteye Vahdeti Mevcut için yol yoktur. (Hallacı Mansur’un idam anında kendisine soru soran hocasına dediği gibi: “Senin için oraya yol yoktur.” Bektaşi felsefesiyle diyecek olursak, zaman bu dört kapıdan geçerek döngüsünü tamamlar. Kemalete eren insan bu makamda ete kemiğe bürünmeden önceki haliyle yüz yüze gelir. Bu felsefe, tür olarak alırsak, insan türünün mitolojik haliyle, Adem ve Havva’nın da sembolleşen bilgi ağacından yemeden, yani bir nefse sahip olmadan önceki halini yeniden elde eder. Bir anlam, mahiyet (içerik) ve öz külliyatını varlığında taşıyan insanı bir Bektaşi nefesindeki şehre benzetirsek (Pirim bir şehir yaptı kapısın dört eyledi) bu şehre giden yolların bilgisini insanın özünü yansıtan bir ışığa benzetirsek, insanın varoluştaki sırrını ancak bütün ışıkların yanarak şehri tümüyle aydınlattığı zaman çözmüş olacağız. Vahdeti Mevcut bize fena ve beka (çözülüş ve vücuda geliş) alametlerinin sürekli ve ebedi olduğu bilgisini verir. Bu kapıda Allah’ın bütün sıfatları perde perde açılmış ve yepyeni bir boyutun (belki de fizikte dördüncü boyutu) kapısı aralanmış olur. Sırrı hakikat kapısının bir diğer bilgisi ise, Allah’ın sıfatlarının bilinmesine rağmen, zatı hiçbir suretle bilinemez. Çünkü Allah’ın zatı sıfatlarını aşan ve hiçbir suretle ulaşılamaz olan bir dağ doruğu (yani manevi doruk haline getirir.) Allah’ın zatı üzerine değil sıfatları üzerine tefekkür (derin mistik düşüncelere dalmak) etmeyiniz uyarısı geçilmez bir duvar gibi boy verir. Bu dünyada olduğu gibi öte dünyada da Allah görünmeyecektir. Zira onu hiçbir göz görmemiştir. Hiçbir dil hakkıyla tesbit edemez. (Muhyiddin-i Arabi’nin cennetle ilgili anektodu burada hatırlatmak gerekir.) Hz. Ali’nin, “her kap kendi hacmince su alır”, demesi insanın idrak etmesinin sınırlarına dikkat çekerek, herkes Allah’ı idrak edebildiği oranda zikr ve o nisbetle de bir (ikrara) itikata sahip olur.
Tarikat (Birinci Yorum) Tarikat: Yol demektir. Kişi toplumsal kurallarla farklılaştırılmış, kendi biricik varlığını keşfettikten sonra ona yaklaşmak için içsel yaşantıya yönelmeye başlar. Tarikata girebilmek için kişinin ikrar vermesi gerekir. Tarikata girerken bir imtihana tabi tutulur. Bunun amacı yeterli ruhsal düzeye gelip gelmediğini saptamaktır. Bu imtihanı başarıyla geçerse, ki tarihte buna birçok örnek vardır, kendisine tarikat bilgisi kavratılır. Kişi görünürde şeriat kurallarına uyuyormuş gibi olsa da esasında onları aşmış tarikata göre içsel yaşantısını devam ettirmektedir. Burada henüz dış dünya mevcuttur. Zahiri dünya da denilen bu dünya iç dünyayı kaplayan bir kabuk gibidir. Tırtılın kozasını anımsatır. Şeriat düzeyindeyken zihninde toplumun oluşturduğu Tanrı imajının hakikatle alakalı olmadığını ve o imajdan sıyrılarak içe odaklanmasını artık kavramıştır. Tarikat kapısında kişi kavram ve kelimelerin anlamlarına değil manalarına yönelmiştir. Dervişin “Küfür her dinde küfür fakat biz de iman olur” demesi budur. Hakikat bilincine ve ruhuna ulaşmış olan insan için doğru olan şey şeriata göre küfür gibi algılanabilir. Örneğin Hallac’ın “Enel Hakk” demesinde olduğu gibi. Bu aşamaya (tarikat kapısına) gelmiş insan dünyayı tek göremez çünkü o teklik düşüncesinin bir imajdan ileri geldiğini bilir. Bunun yerini paralel dünyalar almaya başlar. Bir yol göstericinin gözetimi altında yürürse, yol süren (tarikat eri) olgunlaşması ve yol alması daha güvenli ve hızlıdır. Fakat tek başına da bu yol zor da olsa bulunur. Bu herhangi bir insana verilen bir kısmet değil bütün canlıların doğasında olan bir şeydir. Bu yüzden bir kurgu ya da ideoloji değildir.
Tarikat Kapısı (İkinci Yorum) Kavram olarak, yol anlamına gelir. (Anasırı Erba) ikincisi olan ateşe denk düşer. Ruh dünyasını saran en büyük kasırga ve depremler bu kapıda cereyan eder, çünkü en köklü alt-üst oluşların makamıdır aynı zamanda. Şeriat ehlinin idrak edemeyeceği bir dünya oluşmaya başlar. Fakat henüz bu dünya toz-duman içindedir. Göz gözü görmeyen bu alaca karanlıkların aydınlanması ancak bir mürşidin (yolcunun iç âlemde) yakacağı çerağ (ateş) ile mümkündür. Yolcu yola girebilmesi için mürşidine teslimi rıza olması gerekir. Bunun içinde yola ikrar verir. Hiçbir dünyevi (nefsani) değerin onu bu ikrardan çeviremeyeceğini; hiçbir sarsıntının onu ikrarında zerre kadar gevşemeye yol açmayacağını mürşidine kanıtlaması gerekir. Bunun için de şeyhinin vereceği imtihana hiçbir şey düşünmeden “evet” der. Mürşid, yolcuyu yola girmeden önce ısrarla uyarır: Bu yol kıldan ince kılıçtan keskin, bu yol ateşten gömlek demirden ok, Hakk-Muhammed-Ali yolunda zorlama yok, bu yolda sabır var intikam yok, gelme gelme, dönme dönme, gelenin malı dönenin canı, riya ile ibadet, şirk ile itaat olmaz, dilinle söylediğin meydanın kalbinde gizlediğin senin. (Şeyh Bedreddin’in, kendisine mürit olmak isteyen bir Farslı’ya sorduğu sorular oldukça ilginçtir.) Mürşid, yola girmek isteyen insanın ikrarının (dayanılmaz arzusunun) sağlamlığına inandığı zaman ona sabrın önemini anlatarak şöyle der: “Sen de benim gibi sabırla bekleyerek inciyi kazanabilmen için düşünmeden kendini bu amana salıver.” (Cüneyd-i Bağdadi) Tarikate kabul edilen yolcu uzun bir iç arınma süreci geçirir. Başlangıçtaki zifiri karanlık (yani toz-duman) ancak uzun bir nefs-terbiyesi sürecinden geçerek durulmaya, aydınlanmaya başlar. Nefs üzerindeki hakimiyet arttığı oranda yeni bir dünyanın ışığı görülmeye başlar. Bu ışık mürşidin de tesiriyle (rehberliğiyle) deruni (içsel) yaşam kendini belli etmeye başlar. Yolcunun sabır, gayret ve amelleriyle berraklaşan içsel dünyası aydınlandığı oranda dış dünyayı ve kendisini tanıma sürecinde mahiyetten öze doğru bir yol alır. (Mahiyet dünyevi bilginin ürünüdür.) Kalıp, şekiller ve mecazdan ibaret olan dünyanın görünen yüzünün arkasındaki “görünmeyen olanı” sezmeye başlar. İnsanlar arası ilişkilerin yüzeyselliğini yavaş yavaş sezmeye başlar. İlahi aşkın ateşi bütün nefsani duyguları yakar ve bu mertebedeki yolcu (“bir pervanenin kendini döne döne yanan ateşin içine atışı gibi”) kendini hakikat ateşine atar. O artık “ölmeden ölmüştür.” Bu aşamada dualite aşılmaya çılışılır. Tanrı anlayışı, şeriat ehlinde olduğu gibi antropomorfik (insanın nefsinden yaratılmış) bir Tanrı değildir. Hz. Ali’nin “Eğer bu ayeti Hz. Muhammed’in yorumladığı gibi (yani, burada gerçek-hakikat babında demek istiyor) yorumlasaydım benden ötürü ona da düşman olurdunuz.” söylemiyle işaret ettiği bir durumdur. Takiye bu kapıda başlar. Bilim bu aşamada daha üst düzeyde bir algılama ve kavrama içerisindedir. Bütün değerler bir kişilik (bir ahlak) etrafında şekillenir. Bilinç boş mekanı aydınlatan bir ışık olmaktan çıkıp kâinatın bütün özelliğini ve sırrını saklayan insan özüne döner.
Tarikat (Üçüncü Yorum) Aradığı soruların cevabını zahiri âlemde bulamayacağını, her şeyin izafi olduğunu anlayan yolcu içe yönelmeye başlar. Fakat bu yöneliş güçlü bir şekilde dış dünyadan kopmayı zorunlu kılıyor. Bu kopuş ekseriyet güçlü bir ruhi sarsıntıyla mümkündür. Dış dünya bütün anlamını yitirdiği zaman, yani dış dünya harab olduğu zaman bu içe yöneliş yani deruni hayat mümkün olmaktadır. “Kendini bilmeyen rabbini bilemez” hadisinde de olduğu gibi insanın kendinde duyduğu aşırı bilme duygusu, dış dünyadan kopmayı zorunlu kılmaktadır. Öyle ki, bu içsel arayışa çıkmak sahip olduğu her şeyi kaybetmeyi göze almakla başlar. Dış dünyada harab olan birey ilgisini iç dünyaya yöneltir. Zira dış dünya yavaş yavaş ayakları altından kaymaktadır. Nerede bir harabe var orada bir hazine bulunma ihtimali vardır, sözü bireyin kederli bir bilinçle sonsuzluğa uzanan bir varoluşun kesiştikleri noktada seyreden bir dervişin ruh halini betimlemektedir. Şeriat ve tarikat kapısının birbirine değdiği noktada birey varlık-yokluk, ölüm-yaşam, sonluluk-sonsuzluk gibi sayısız boyuttaki çelişkileri benliğinde, yani yaradılışında taşır. Bir kez aralanan kapı sonsuza dek bir daha kapanmamaktadır. Aklın keşfettiği sorulara cevap bulma telaşı içindeki insan eğer bu soruları bütün yakıcılığıyla kendine sorsa, onun tarikat babına gelmesi kaçınılmazdır. Sözü edilen metafizik sorular aklın ışığında ortaya çıkmış olsa da, akıl bu soruyu yanıtlamakta tamamen yetersizdir. Tarikatte tek başına yol almak her zaman ve mekanda mümkündür, fakat zorlukları dışardan bir yardım almaksızın aşmak imkansız gibidir. Yine de mümkündür. Bir mürşit eşliğinde bu yolculuğa çıkmak isteyen insan önce kendini tamamıyla mürşide bırakmalıdır. Bu bakımdan tarikat kapısı mürşidin, ateşin kapısıdır aynı zamanda. Mürşid tarikat babındaki insan için Allah’ın tecellisi gibi görünmelidir. Bir dergaha girmek için “bu yolda gerektiği gibi mürşidin her sözüne tabii olacağım” diye ikrar vermek zorunludur. İkrarın gerçekleşmesi dil yoluyla değil bizatihi bir fiiliyatla gerçekleşmelidir. Bundan dolayı da söylenecek şeyi almaya henüz sözü duymadan hazır olduğunu göstermelidir. Çünkü hakikatten bir zerre tatmak öyle haybeden olmamalı. Mürid bu yolda yürümenin ateşten görmek olduğunu bilmeli ve bu gömleği gönüllü olarak giymeye hazır olduğunu kanıtlamalıdır. Molla Camin’in vaktiyle müride olan büyük Sufi Şıbli’ye söylediği söz ve verdiği görev tam da bu noktaya tekabül eder. Şıbli aradığı kıymetli hazinenin camide olduğunu anlayınca birgün Molla Camin’e gidip dedi ki: Sende bir hazine varmış, onu almaya geldim. Onu ya bana ver veya sat, deyince, Molla Camin dedi ki: Onu almaya gücün yetmez. Eğer öylesine verirsem değerini bilemezsin. En iyisi mi onu sen gel kazan.” dedi. Daha sonra Şıbli’yi uzun yıllar süren bir deneme süresinden geçirir. Bu süre nefsin terbiye edilmesi için sabrın kazanılması için gerekli olan süredir.
Şeriat (Birinci Yorum) Şeriat: Hacı Bektaş Veli’ye göre “bir anadan doğmak”tır. Oysa İslam’da şeriatın anlamı daha dar olmakla birlikte insanın dünyevi ve ahiret yaşantısında uyması gereken tanrısal kural ve yasalardan ibarettir. Edip Harabi, bir şiirinde “şeriattır şeriattan içeri” der. Bir canlının dünya hayatına girerken karşılaştığı kural ve yasaklar kişiyi şekillendirme eğilimi güder ve bunu büyük oranda başarır. Artık birey kademe kademe toplumsal tür ve gelenekler uydurmuştur. Her iki şeriatta da bireyler toplumsallaştırılırken İslam şeriatında bu kurallar tanrısal kabul edilir ve buna karşı gelenin cezalandırılması kaçınılmaz olur. Cemiyet yasakları ve bu yasakları ayakta tutan kural ve yasalar bireyin cemaat gibi düşünme ve ona uyum sağlama yükümlülüğünü getirir. Bektaşiliğin şeriatındaki kurallar tanrısal ya da doğaüstü değildir. Bunlar ihtiyaç duyulduğu oranda ortada kaldılar. Yerine yenisi ikame edilebilir. Sünniliğin aksine Alevilikte şeriat bâki, kalıcı değil, değişendir. Toplumsal hayatın ilişkisel aktini oluşturur. Bu açıdan baktığımızda, daha doğrusu Bektaşilik’teki şeriat kavramının penceresinden baktığımızda şeriat kuralları milletleri, dilleri, dinleri ve kültürleri (ya da bunların bütününü) meydana getirir. Başka bir sözle ifade edecek olursak her toplumsal yaşam bir şeriat üzerine kurulmuştur. Kısaca şeriat, toplumsallaşma/toplumsal kimliktir.
Şeriat(İkinci Yorum) Anadolu erenlerinin büyük evliyası Hünkâr Hacı Bektaşi Veli’nin sözleriyle ifade edecek olursak şeriat, ‘Bir anadan doğmaktır.” Her varlık bu doğumla dünyaya gelir ve zahiri dünyanın çeşitli renklerine boyanma suretiyle zahir olur. Ve bu vesileyle dünya içinde bir varlık haline gelen bireyin toplumsal yaşamına yön verecek kanun ve kurallarla, yani şeriatla tanışır. Elbette her doğumun bir iptidası vardır. Evveli olmayanın ahiri olmaz. Ancak varoluş önce bir benliğe sahip olmayışımızdan dolayı bizim için doğum öncesi hep karanlık ve esrarengiz görünecektir. Kimi zaman da bir yitik cennet özlemi olarak geri dönen bu duygu, doğumla birlikte kaybedilen mutlak birliğin dönem dönem hatırlanmasından başka bir şey değildir. Yeni bir dünyaya atılmış olmanın getirdiği kaygı ve korkunun çığlığa dönüşmesinin bir sonucudur, çocuğun ağlayarak dünyaya gelmesi. Çünkü doğan her can, ebedi ayrılığı ve yalnızlığı derinden tadarak dünyaya gelir. Bir daha geldiği yere dönemeyeceğini anlayan can, ete kemiğe bürünmekten başka bir imkânı olmadığı için dünyevileşmeye başlar.
Şeriat (Kural ve Yasaların Dünyası) (Üçüncü Yorum) Bir çocuğun dünyaya gelmesine vesile olan anne ve baba çocuğun kişiliğinin şekillenmesinde önemli bir rol oynar. Bir canlının dünyaya gelip gelmeme konusunda nasıl bir iradi rolünün olduğunu bilmemekle birlikte, bugün bildiğimiz bir şey var ki, o da anne ve babası olmak üzere, ne memleketini, ne kültür, din ve dilini, ne de ne kadar bir süre yaşayabileceği konusunda herhangi bir seçeneğe sahip değildir. Doğduğu zaman ve mekanın bütün değer yargalarıyla yüz yüze gelen her canlı, hayatını sürdürebilmesi için gerekli olan her türlü maddi ve manevi yardımı dünyaya geldiği kültürden alır. Başka bir dille ifade edecek olursak, dış dünyanın toplumsal yapısını oluşturan ekonomik, siyasi, kültürel ve ahlaki değer yargıları canlının dünya içerisindeki yeri nisbetinde onu forma sokar. Genelde canlının, özel de insanın yaşamsal (temel) ihtiyacını giderme gibi önemli bir fonskiyonu olan hayati güdüler, canlının ayakta kalmasını sağlayan ilk bilincidir de diyebiliriz. Mertebelerin ilki olan bu aşamada, canlı zihinsel olarak zaman ve mekanın dar kalıplarına sıkışıp kalmıştır. Dış dünyası sadece beş duyu organının algılamaları nisbetindedir. Dünya ve kâinat karşısındaki yeri ise, çağının kültürel ve etik değerlerinin tuğlalarıyla örülü olan bir doğal sır duvarıyla kapalı olduğu için bir hayli karanlıktır. Para pul, şan şöhret, ihtişam, otorite gibi tahakküm elementleri öylesine güçlü bir çekim alanı yaratır ki, birey farkında olmadan bu güçlerin devinimiyle sürüklenir ve kendi özgür iradesi sanır bunu. Kişi farkında olsa da olmasa da kişiliğinin derinlerine kök salan bu tahakkümün sembolik evrelerini içselleştirerek ilah mertebesine yükseltir. Şeyh Bedreddin’in “İnsanlar paraya pula, şana şöhrete tapar da Allah’a taptığını zanneder” sözleriyle dile getirdiği gerçekler işte bu gerçeklerdir. Bu makamdaki birey, yani şeriat kapısındaki bir birey günlük hayatın rutin akışı içerisinde yavaş yavaş uykuya dalar. Rüyasında gördüklerini gerçek sanarak boşluğa düşer. Ölüm, cennet, cehennem, sonsuz azap, yargı gibi kavramlarda kutsallaştırdığı korkusu bireye sürekli gerilimler yaşatır. Bu gerilim çoğu zaman toplumsal şiddet biçiminde dışarıya yansır ve bireylerin ruhunda derin izler bırakır. Şeriat kapısındaki insan, bir bakıma çıplak şiddetten örtülü şiddete geçen insandır. Modern dille söyleyecek olursak kırsal yaşamdan kentsel yaşama geçen insandır. Şiddet bütün boyutlarıyla toplumsal yaşamda mevcuttur. Fakat bu şiddet (gelenek, görenek, kırsal yaşamda) ve yasalarla (özellikle burada kent hayatı kastedilmektedir) örülü bir vaziyette toplumun “bütün” fertlerinde mevcuttur. Bu kapıdaki insan her şeyi kalıplar ve yasalar çerçevesinde kavrar. Bir bakıma, beş duyu organının algılamasıyla oluşturduğu maddeler evreninde yaşar. Henüz mabut düzeyini aşmış, ilahi bir sıfata yönünü yöneltmiş olmadığı için kendini bilme safhasından uzaktır. Dönem dönem karşılaştığı ölüm anıyla yüz yüze gelen şeriat ehli insan, ölüm ve yaşam arasındaki derin uçurumdan aşağı bakarken derin bir korkuya kapılır. Bu korku onda derin bir gerilim yaratır. Bu gerilim aynı zamanda ona metafizik âlemin demir kapılarını açar. Ve bu kapılar bir daha kapanmamak üzere sonsuza dek açık kalır. Derinden sezilen ölüm korkusu bireyi toplumsal ahlakla kapatıp dünya içerisinde yalnız bırakır. Adem’in cennetteki derin yalnızlığı gibi. Toplumsal şiddetin yol açtığı baskı sonunda bireyi şiddeti içselleştirmeye götürür. Bu içselleşme bireyi toplumsal ahlaktan kopartaak bireysel bir ahlak kurmaya zorlamaktadır. Kaygı, korku ve gelecek korkusunun yarattığı gerilim bireyin içsel evrenini harabeye çevirirken, aynı zamanda yeniden kurması için onu eyleme geçirir. Dünya karşısında tek başına var olmanın azamet ve esrarı, bireyin kendini ve kendi evrenini yeniden kurmasının hiç bitmeyen kudreti gibidir. Artık o öyle bir hal almıştır ki, el attığı her şeyin elinde kaldığı bir dünyada yüzünü fani varlıklardan bâki olana çevirmeye başlamıştır. Çünkü ebedi olanın dışında bütün her şey varlık ve yokluğun derin uçurumunda yok oluyordu. Öyleyse hiçbir şey karşısında figan etmenin hiçbir manası yoktur. Hz. Muhammed’in ölmeden evvel ölünüz, deyişindeki sır işte bu sırdır. Nefs dünyasını yıkmadan semaların derinliklerine ışıldaklı bir gözle, yani can gözüyle bakması mümkün değildir. Delhi tapınağının üzerine binlerce yıl önce yazılmış şu söz içsel yolculuğa çıkan insanın zihninde bütün manalarıyla zahir olmuş, açığa çıkmıştır. Yunus Emre’nin “bir ben vardır bende benden içeri” demek suretiyle açığa vurduğu o özün hissedilmesi, ona kavuşmanın dayanılmaz arzusunu daima kamçılar. Ve artık o yere, yani Adem’in kaybetmiş olduğu cennete yeniden kavuşma isteğinin yarattığı çekim alanı, insanı eninde sonunda geçmişe yani ilk varoluş anına doğru uzun bir yolculuğa çıkarır. Bu yolculuk, sonunda yolcuyu tarikat kapısının eşiğine getirir. Buradan sonrası tarikat kapısıdır. Yani uyanma kapısı. Hz. Muhammed’in de zikrettiği gibi, “Sizler şu an uykudasınız, ancak öldüğünüz zaman uyanacaksınız.” Sözleri işte bu iki kapı (iki duvar) arasında “ölmeden ölünüz” sözleriyle örtüşür. Bu örtüşme şeriat ehlinin göremediği bir evrenin temel dokusunu oluşturur. Dervişin bedeni zahirde kıpırdamadan dururken bile o uçsuz bucaksız iç âlemlerde sürekli ve dehşetli bir devinim içerisindedir. O her an başka bir şandadır. Ama, şeriat ehli onu daima aynı kalıp içerisinde görür, onun görünmeyen yanlarını hiçbir surette sezemez.
(Nefsin Yarattığı Evren ve Bu Evren Üzerine Kurulan İlişkiler Ağı) Şeriat (Dördüncü Yorum) Hünkâr Hacı Bektaşi Veli’nin deyimiyle “Bir anadan doğmak” ya da, Yunus Emre’nin bir şiirinde (nefesinde dile getirdiği gibi, şeriatın başlangıcı, “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” düsturunda kendisini ifade edr. Metafizik açısından baktığımızda, beş duyu organımız vasıtasıyla dış dünyadan aldığımız duyumsamalar belli bir statükoya göre dizgiye giriyor ve bu vaziyette nefs, yani ben oluşuyor. Bu nefs daha sonra bulunduğu zaman ve mekanın sosyal ve kültürel oluşumundan etkilenerek bulunduğu mevcut durumun özelliğini almaya başlar. Örneğin bu nefs Almanya’da doğsaydı standizasyonu Türkiyede’kinden farklı olacaktı. Kutup’ta doğsa farklı, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında dünyaya gelse başka olacaktı. Şeriat kavramını genişletilmiş bir planda ele alacak olursak, içsel yolculuğa çıkmamış tüm insanları bu kavram altında toplamak mümkündür Toplumdan topluma, ülkeden ülkeye hatta köyden köye önemli farklılıklar taşısa da insanlar zahiri anlamda hepsi şeriattadır. Yani şeriat ehlidir. Kâmil insanların yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde insanlar arası ilişkiler daha paylaşımcı, daha dayanışmacı ve daha insancıldır. Şeriat aynı zamanda nefs kapısıdır. Çünkü bir can bir bedene girer girmez nefsi oluşmaya başlar. Nefs içsel bir meseledir, çünkü “ben”in oluşturduğu bir kuruntudan ibarettir. İçteki benliğin dışarıya yansımasıyla oluşan zahiri ilişkiler, nefsin dünya sultanlığından, yani daimi sultanlığı dizginleştirdiği bir durum almaya başlar. Şeriat babındaki insanların dini duyguları kendini zahiri ilişkilerin bir tezahürü üzerine inşaa eder. Örneğin, Tanrı anlayışı tamamen insani özelliklerle donatılmıştır. Kızan, taşan, öfkelenen, kıskanan, aynı zamanda bağışlayan, mükafatlandıran bir Tanrı anlayışı. Seküler alandaki yaşama, yürütme ve yargılama organlarının işlevleri dinsel dünyalarına, melek, cennet, cehennem, yargı vs. biçiminde yansımıştır. Şeriat ehli insanın Tanrı anlayışı iki kaynaktan doğan bir ırmak gibidir. Birincisi ölüm, yani hazin ve kaçınılmaz olan son, ikincisi ise ölümsüzlüğü yakalama arzusu. Aslında bu iki durum Kuran’ın şeri yorumunda cennet ve cehennem olarak geçmektedir. Geniş anlamda alırsak şeriat kavramını onun Doğu ve Batı’da iki ayrı put yarattığını görebiliriz. Özünde bu iki kült de aynı kapıya çıkıyor. Tek Tanrı’lı dinlerin dünya üzerinde hakim olma savaşları, Tanrı’ya ibadet edilen ve emreden büyük mabut özelliğini kazandırmıştır. Dünyanın Batı yakasında ise Ortaçağ’ın bilimiyle birlikte, insanın bütün varlık alanlarını kapatan, dışlayarak sadece us’un yarattığı varlık alanlarını hakim kılan rasyonel devlet ya da devletlerden toplum ortaya çıkmıştır. Her iki ucuda insanlığı büyük bir yabancılaşmanın eşiğine sürüklemişlerdir. Doğanın tahribatından, insan ve insanın tüm varlık alanlarının tahrip edilişine kadar uzanan bir süreçte insanlık zahiri anlamda çözülmez bir sorunlar tufanına tutulmuştur. Hiçbir plan, program evrensel kargaşa ve yoksulluğu önleyemiyor, önlemesi de zaten beklenemez. Zira düzelme, yani kemalete erme içsel bir olgu olduğu için dışsal değişimlerle temelden bir değişme, yani transformasyona uğraması mümkün değildir. Aklın tarihte önemli bir rol oynadığı öteden beri bilinmektedir. Hayvandan insana geçiş süresinde insanın soyutlama yapma yeteneği ve kendi benini keşfetmesi ona evrimin yeni ve gizemli kapılarını açmıştır. Önce dış nesneleri algılamış ve bunların işlevi ve varlığı hattında fikir yürütmeye başlamış, daha sonra ise dışa çevrili olan bilinç ışığını kendine, yani içe çevirmiştir. Bu geçiş aşaması insana mistik dünyaların kapılarını açarak kendi varlıklarını keşfetmişlerdir. Kendi varlığını keşfetme süreci ölüm ve hastalıklar karşısında kederli düşüncelere dalmış olduğu anlarda ortaya çıkmış olabilir. Sonlu ve sonsuzluk duygusunu derinden hisseden ve bu metafizik karşısında düşüncelere dalan insan aklın önemli bir boyutunu keşfetmişti: Büyük Alman filozofu Kant’ın şu sözleri akıllara durgunluk verecek mahiyettetir. Kant der ki: İnsan aklının bir bölümünün elde ettiği öyle çözümler vardır ki, bu alanın bilgisinin sorusunu akıl ne yanıtlayabilmekte, ne de yok saymaktadır.” Aklın belli bir seviyeye gelmesi insanın aklına hemen şu soruyu getirmiştir: Ben kimim, niye varım ve varlığımın evrendeki anlamı nedir? İnsan ölümlü müdür, o, ot gibi bitip yiter mi, yoksa onun ölümden sonra da sürüp giden bir yanı var mıdır? Bu sorulara yanıt arayan akıl günlük hayatın rutin akışı içerisindeki ilişkileri oldukça yavan ve anlamsız bulur. İçinde bulunduğu sosyal ve kültürel ortamın etkilerinden sıyrılarak yukardaki sorulara yanıt bulmaya çalışır. Kendi varlığını keşfeden insan buna bir anlam yüklemek zorundadır. Yoksa hayat baştan sona saçma olur. O zaman var olmak hiç bir erek taşımaz. Dinlerin, kültür ve geleneklerini çekici ve kuralcı özelliklerini bütünüyle kafasından silmiştir. Bunları çocuksu ve yüzeysel bulur.
Yemen’den Öte Bir Yerde Düldül Halen Savaştadır
Hikâyemizin adı ikrar. Konusu aşağı yukarı şöyle: Uzun bir yaşam tecrübesinden sonra nihayet en büyük bilmece olan bilmecelerin bilmecesini çözdüğüne inanır. Hayat bir akan sudan ibarettir biçiminde sembolik tanımdan sonra bu gerçeği yaşamaya karar verir. Günün birinde aynı sonuçlara varmış olan bir başka şahısla karşılaşır. Ve ortak olan yolda yürümek için birbirlerine ikrar verirler. Kural şudur: İkrar, hayatın geri kalan bölümünü bütünüyle içermektedir. Bundan geri dönmek ancak yolla ilgili (ve ikrarı) tamamen unutması şartıyla mümkündür. Bu unutmanın nasıl olacağı konusunda hiçbir açık cevap yok. Oraya nasıl gidilebileceğine dair hiçbir reçete ya da önerme yok. Yani, yollar o konuda sonuna kadar açık. Önemli şartlardan biri de “yol”dan ve yol erlerinden hiçbir suretle bahsetmeme, sadece yaşama ve yaşayarak (sözsüz) propaganda yapmak. Her şahıs ya da yol eri sadece irşad ettiği erleri bilir. Aralarında hiçbir mertebe ve rütbe farkı yoktur. İlişkiler ve yol sadece gönül işine dayanır.
Avrupalı Aleviler
Alevilik, sosyolojik açıdan baktığımızda sanki göç olgusu üzerine kurulmuş gibidir. Geçmiş yüzyıllarda olduğu gibi bu yüzyılda da göçmenlik olgusu Alevilerin bir bölümünü doğrudan ilgilendirmekteydi. Alevilerin bir bölümünün yurt dışında yaşıyor olmasının Alevilik açısından önemli avantajları vardır. Bunlar sadece siyasal ve toplumsal alanda olan şeyler değildir. Özellikle Avrupa felsefesini ve tarihini özümsemiş insanlar değişen dünya koşullarında yeni bir senteze ulaşarak Aleviliğin gelecek yüzyıllardaki seyrini etkileyebilirler. Belki de Alevilik geniş bir coğrafya üzerinde kurularak yeni bir medeniyetin sözcüsü olabilir. Alevilik, toplumları, bireyleri ve kültürleri (milletleri, hatta dinleri) birleştirecek bir felsefi dayanağa sahiptir.
Cemevleri Minaresiz Camiye Çevrilmemeli İster din, ister siyaset, isterse kültürel alanda olsun, her hareket karşısındaki muhalefeti de etkiler, istemeyerek de olsa karşısındaki muhalefeti geliştirir, kamçılar. Sünni kurumlaşmasının da Aleviliği etkilediği açıkça görülmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı ya da paralelindeki kurum ve kişiler Alevileri provake ettikçe Aleviler sanki Müslüman olduklarını Sünnilere ispat etmek gibi bir zorunluluğa düşmektedirler. Öyle ki, bazen Alevi gelenekleri ve inancıyla Kuran sureleri arasında yapay ve zorlama paralellik kurma gereksinimi duydukları görülmektedir. İslamiyet’le Alevilik arasında kurulan paralellik zamanla cami ve cemevi kıyaslamalarına doğrudan yol açmaktadır. Bu da Aleviliğin esnekliğini ve felsefi-tasavvuf boyutunu kaybederek küreselleşmesine neden olur. İkinci bir yanlışlık ise Alevi öğreti ve inancının ihtiyaç duyulduğu oranda sınırlandırmak ve inanç “önderleri” kavramı altında ruhbancılığı körüklemektedir.
Alevilik Bir Anadolu Aydınlanmasıdır Aleviliği ilk başta İslamiyet’le sınırlandırma arayışları Aleviliğe ve Alevilere zarar vermektedir. Alevilik zannedilenin aksine, ne İslam’dan doğmuştur ne de İslam’a bir tepki olarak. Buna yol açan şey, Alevilik’teki kimi kavramların İslami coğrafyadan çıkmış olmasıdır. Aleviliğin İslam’a yakınlığı kadar da uzaklığının olduğunu kolayca iddia edebiliriz. İslam içidir diyenlerin Alevilik’te bu tezleri için ne kadar sağlam dayanak varsa tersi yönde de o kadar dayanak bulunabilir. Bizim tezimiz Aleviliğin İslamiyet’e olan yakınlığıyla uzaklığı arasında fark hemen hemen aynıdır. Aleviliğin bir dinden daha fazla bir şey olmasının en belirgin yanı onun daha önceki Anadolu-İran-Yunan, kısacası Akdeniz uygarlıklarının izini taşıyor olmasından ileri gelmektedir. Bu yüzden gelecek yeni bir medeniyet hem öncülük edebilir hem de yardımcı olabilir. Zira Doğu ve Batı medeniyet ve uygarlıklarının hem çiçek açtığı –buluştuğu- hem de geçiş köprüsü vazifesi yaptığı bilinmektedir. İslam, ne oranda gelişirse gelişsin nihayetinde şeriatın kuralları onu yine de sınırlamakta ve gelişim dinamiğini frenlemektedir. Oysa Alevilik için böyle bir sorun yoktur. O, Hakk-Muhammed-Ali üçlüsüyle hem Hıristiyan dinine yaklaşmış olur, hem İslam dinine hem de doğa dinleri ve Budizm’e yaklaşmış olur. Alevilik, halk söylenceleri ve mitolojik anlatımlarını aşar, tasavvuf söylemini yakalarsa kendi kökeninde olan değerleri hem muhafaza etmiş olur hem de onları çağın sorunlarının çözümü ve çağdaş insanın uygarlık arayışında bir gelişme halkası rolü oynayabilirler. Bu vesileyle söylediğim yeni medeniyet olanaklarıyla gelir. Bunun dışında bir yol izlemesi halinde tarihin sayfalarında yitip gitmekten başka bir şeye dönüştürmez. Batı’da başlayan aydınlanma hareketine baktığımızda onda Helen ve Akdeniz uygarlıklarının etkilenmelerini görürüz. Batı’dan yüzlerce yıl önce Doğu’da başlayan aydınlanma ve felsefi olarak dünyayı ve varlığı anlama hareketi kültür, hukuk ve siyasette egemen olan şeriatın yarattığı soğuk iklim bu aydınlanma imkanının Batı’ya kaymasına neden olur. Gazali, İbni Sina, İbni Rüşt ve daha niceleri aydınlanmanın ilk adımlarını attılar. Fakat yoğun bir baskıyla karşılaştılar. Bu çabanın tohumları Anadolu ve İran üzerinden (bir de İspanya) Avrupa’ya geldi. Eğer Alevilik, içinde bulunduğu dünyanın akımlarından faydalanır, yeni bir senteze yönelirse gelecek kuşaklara bir miras olarak kalabilir ve yaşamını devam ettirebilir.
Gençliğe Yönelik Eğitim Seminerlerinde Ele Aldığımız Konuların Kısa Bir Özeti
Gençliğe yönelik eğitim seminerleriyle amaçlanan şey, gençlere hazır reçete mahiyetinde bilgi sunmak değil, o alanda yazılmış temel yapıtlara yöneltmektir.
1. Ders Mitoloji, din ve felsefenin doğmasına yol açan temel etken nedir? Hangi şartların olgunlaşması bu anlatım tarzlarını meydana getirmiştir? Mitolojik düşünüş biçimi ve bunun ardından gelen dinsel (doğa ve insanüstü) düşünüş biçimi insanların belli bir yetkinlik döneminde ortaya çıkmışlardır. Bu, her iki düşünüş biçiminin anlatım tarzında kullandığı sembolik ve mecazi (lafsı) yapıları yakından irdelediğimizde, insanların o evrede köklü bir bilinç dönüşümüne uğradıklarını görürüz. Daha sonraki dönemde felsefenin de kendi tarzında bu serüvene katıldığına tanık oluyoruz. Daima birbirlerini etkilemiş olan bu üç düşünüş ve seziş tarzı bizlere, insanların derin bir sarsıntıyla uyanarak kendi varlıklarını sezdiklerini gösterir. İnsan bu süreçte iki defa (derin bir uyanışla) kendi varlığıyla yüzyüze gelmiş ve bu varlığına bir mana/anlam yükleme ihtiyacı duymuştur. Kendi varlığını tanımlayamamanın verdiği gerilimden kurtulmak ve yaşamını idame ettirebilmek için bu sorunu görmemezlikten gelemedi. Zira kendi varlığına anlam yükleyemediği sürece hayat absürt bir hal alacak ve yaşamını devam ettirebilmek için hiçbir geçerli neden de olmayacaktı. Kendini bilmeye duyduğu derin arzu bir bakıma, milyonlarca yıl önce okyanuslarda başlayan tek hücreli canlının tarih ötesinden gelen acı çığlığıdır. Bu çığlık kendisini bazen yitik cennet duygusuyla ortaya çıkartır. Yani, öz kendisini bir varoluş dizgesinde dışavurur. Varoluşlar (bütün varlıklar) özün bin bir surette fışkırışından başka bir şey değildir. Psiko-analizde ise, varlık sorunu (ontolojik sorun) bebeğin anneden ayrılarak başlı başına bir varlığa dönüşüyle doğan temel bir sorundur. Bebek, doğumundan sonra belli bir süreye kadar annesiyle kendisini bir varlık, bir can olarak görür. Yavaş yavaş ayrılışın etkin bir faktör haline gelmesiyle çocuk ilk defa kendisinin bambaşka bir varlık olduğu gerçeğini sezer. Bu sezişle birlikte derin bir yalnızlık ve bu yalnızlık duygusunun yarattığı güven arayışı başlar. Çocuk artık, o ana karnındaki sıcak ve harmonik ortamı hiçbir zaman bulamayacaktır. Başka bir sözle ifade idecek olursak; çocuk kendine ait bir iradeye sahip olmaz, ancak yapacağı her şeyden bizzat kendisi sorumludur. Cevabını aradığı soruları artık kendi başına çözmek zorundadır. Geldiği yere geri dönüş hiçbir surette mümkün değildir. Ruh çözümlemecilere göre insandaki doğaüstü güçlere yönelme arzusu, çocukluk dönemine kadar uzanan bu süreçle yakından alakalıdır. Çocukluk döneminde derin bir sırsıntıyla irkilerek “yüce varlık”tan kopan bireyin, iç âleminde saklanan bu duyguları ilerki dönemlerde farklı zaman ve mekanlarda bilinç düzeyine çıkarak bireyi ontolojik sorunlarla yüz yüze getirir. Mistik açıdan baktığımızda, psiko-analitik düşünüş tarzının mistik bir bakış açısına sahip olduğunu görürüz. Kimi temel düşünceler o denli birbirine benzemektedir ki, sadece kavramların değiştirilmesi bile disiplinler arası değişikliğe yol açmaktadır. Allah’ın zatından ayrılan insan bir daha kendi gerçekliğinin anahtarı olan Allah’a geri dönemez. O şimdi yetmiş bin perdeyle tek varlık olan Allah’tan ayrılmış ve bedeninde mahpustur. Zikirin gayesi, insanı o ilk varoluş anına götürmektir. Ancak insan o anı hatırlayarak o ana gidebilir. Başka türlü bir dönüş mümkün değildir. Konumuzun başına dönecek olursak, felsefenin de kendi tarzıyla bu maceraya bulunduğu yerden ağır fakat emin adımlarla bakılmıştı dedik. Sezgisel yanı ağır basan mitolojik düşünüş biçimi yavaş yavaş yerini sağduyuya bıraktı. Bu söz konusu dönem, felsefenin başlangıç noktasını oluşturan doğa felsefesine geçiş dönemidir. Bu dönemde, artık felsefenin temeli atılmaya başlamış ve filozoflar dikkatlerini önce doğaya daha sonra ise insana çevirmişlerdir. Aslında doğayı incelemek o dönemin filozofları için insanı incelemek anlamına geliyordu. Filozofların dolambaçlı bir yol izlemelerine –yani önce doğa daha sonra insan- yol açan en önemli etken şüphesiz doğayı yüce varlık gören ve bundan dolayı doğaya tapan (geniş anlamıyla) panteist düşünüş biçimidir.
2. Ders Varlığa dair sorulan temel sorular mitolojilerde, dinlerde ve felsefede hangi sembollerle ortaya konulmuştur? Bu ontolojik sorunun dile getiriliş biçimini aydınlatmak maksadıyla bu her üç düşünüş biçiminden de birer örnek veriniz?
1. Mitolojik Alanda: Sisifos Efsanesi Bu efsane eski bir Yunan efsanesidir. Her ne kadar karamsaz bir tablo çizse de ontolojik sorunu bu denli can alıcı bir şekilde dile getirdiği için yine de onda eskimeyen bir yan vardır. Zaten bu özelliğinden dolayı çağlar boyu unutulmayıp bugünlere gelmiştir. Bu efsaneye yüklenen yorum zaman ve mekana göre çeşitli değişime uğramış olsa da, kurgudaki anlatım gücü her yorumla birlikte yeni bir dünyayı ortaya çıkarmıştır. Böylesine etkileyici bir kurgu ancak insan doğasının önemli bir gerçeğine ışık tutmuş olmasıyla açıklanabilir. Tanrılara karşı suç işlediğinden dolayı Tanrılar tarafından, görünüşte hafif bir cezaya çarptırılır. Yuvarlak bir taşı tepeye çıkarttığında cezası bitmiş olacaktır. Taşın ağırlığıyla, Sisifos’un gücü birbirine eşit değildir. Yamaçların eğimi arttığı oranda Sisifos zorlanmaya başlar ve doruğa ramak kala taşın ağırlığı Sisifos’un gücünü cüzzi bir miktarda aşar. Uzun bir çanhıraş çabanın sonunda anlar ki, Tanrılar ondan, onun hiç bir zaman yerine getiremeyeceği bir şey istemektedirler. Bu istenilen şey Sisifos’un bütün imkanlarını aşmaktadır. Böylece, bu mahkumiyet hiçbir zaman son bulmayacaktır. Özetlersek, Sisifos aradığı ontolojik sorunun cevabını hiçbir zaman bulamayacaktır.
2. Dinsel Alanda: Adem-Havva Menkıbesi Allah, Adem’i yarattığında bütün melekleri Adem’e secde etmeleri için Adem’in huzuruna çağırır. Yerler, gökler ve melekler secde ederken Azazil isimli melek secde etmez. Gerekçe olarak da kendisinin Adem’e kıyasla daha üstün bir türden yaratıldığını, bundan ötürü de Adem’den üstün olduğunu söyler. Daha ileri giderek, yine mi yeryüzünü pislik ve kötülüklerle dolduracağını söyler. (Demek ki Adem ilk değil – Adem’den evvel 70 bin Adem geldi geçti). Allah bunun üzerine, Adem’e olan güvenini dile getirerek, Adem’in doğru yoldan sapmayacağına olan güveninden emin olduğunu söyler. Azazil isyankâr olduğu için Allah’ın mabut evreninden ayrılarak bir nevi serbest olmuştu. Bundan sonraki dönemde İblis adını alacak ve Adem soyunu yoldan çıkarmak gibi bir misyonla görevine başlayacaktı. Hangi irade hakim gelecekti: İlahi irade mi, cismani irade mi? Bunu zaman gösterecekti. Allah, Adem ve Havva’yı, her türlü yemişlerle donatılmış güzel bir bahçeye kor. Onlara her dilediklerinden yiyebileceklerini, fakat sözleşme gereği bilgi ağacından yemeyecekler. Bir zaman sonra Şeytan, Adem’e tebelleş olur ve ona ahdini bozdurur. (Bu ahid sanki insanın kendi varlığının farkına varmasıyla bozuldu). Adem, bilgi ağacından yiyince gözleri açılır ve Allah gibi (her şeyi bilen) olur. Başka bir dille söyleyecek olursak, o güne kadar Allah ile Adem’in iradesi birdi, yani Adem’in kendine özgü bir iradesi yoktu. Bilgi ağacından yemesiyle birlikte bir şahsiyet kazanmış ve bunun sonucu olarak da kendi iradesi oluşmuştur. Bir irade sahibi olarak varlığa dönüşen Adem, kendi mesuliyetini taşımak zorunda kalmıştır. Yaptığı her işten kendisi sorumludur. Bu vesileyle, aradığı soruların cevabını da yine kendi başına vermek durumunda kalır. Allah artık Adem’i, bir iradi (individuel) varlık olduğu için kendi başına bırakmıştır. Deyim yerindeyse, Adem’in bir iradi varlık olarak doğması, bütün kâinatın (gevherin) kaosa dönüşmesi anlamına gelir. Adem bu parçalar halindeki âlemi (aynı zamanda kendisini) yeniden bir dizgeye sokmak zorundadır. Ne yazık ki, nasıl bir düzene sokarsa gerçek âlem ortaya çıkar sorusuna verebileceği bir yanıt yoktur. Artık koca “alemde bir başınadır, nereye dönse sadece maddeyle yüzyüze gelmektedir. Adem o günden beri kâinatta kendini dinleycek bir kulak aramaktadır.
3. Felsefi Alanda İnsan doğası diye bir şey var mıdır? Alışkanlıklar ve şartlanmışlıkların yarattığı tutum ve davranışların insan doğasıyla olan alakası nedir? Dikkat edilirse, doğumla birlikte gelen hayret etme duygusu zamanla törpülenmekte ve akıl-mantık kurallarıyla bastırılmaktadır. Hayret etme duygusu insanın önüne yeni evrenler açarken, bu evrenlere bir anlam yükleyen düşünce dünyası gelişip hayret ettiğimiz olguları bütünüyle kuşatmaya başlayınca onları belli kurallar içerisine yerleştirir. Bundan dolayı varlık, hayret verici özelliğini yavaş yavaş yitirir. Yaşamın kendi içerisinde önemli bir sır olduğu fikrini bize veren ve bizleri varlığa yaklaştıran bu hayret etme duygusunun ölümüyle, insanın bir varlık olarak (daha doğrusu bir varoluş olarak) ölümü daima birbirine paralel olarak ilerler. Filozofların tarihler boyu yapmak istedikleri şey de budur. Yani, insandaki kaybolan (ya da eksilen) hayret duygusunu yeniden canlandırmaktır. Uzun bir zaman dilimini kapsayan mitler dönemi, felsefi düşünüş biçimiyle sona erer. İlk filozofların kafa yordukları temel konu yine doğadır, fakat bu seferki düşünüş ve kavrayış biçimi kendi içinde yeni bir evren yaratır. Felsefenin doğuşu da yine varlık sorunuyla yakından alakalıdır. Bu sefer, sezgisel özellikler değil zihinsel (akıl ve mantık) özellikleri ön plandadır. İnsanı ve evreni meydana getiren dört element fikri uzun zaman filozofların düşünce dünyalarını sarstı. Maddenin üç ayrı hali bütün evreni meydana getirmiştir. İnsan da bu dört elementin bir bileşkesinden ibarettir. Milet’li ünlü filozof Thales, “herşeyin su gibi akıp gittiğini, hiçbir şeklin aynı” görüntüyle hiçbir zaman iki defa karşılaşamayacağına inanıyordu. Hatta “bir ırmakta iki defa yıkanmanın mümkün olamayacağını”, çünkü ilk girdiğimiz defanın suyuyla, ikinci defanın suyu aynı değildir. Birinci girişimizdeki su çoktan akıp gitmiştir. İnsan da, doğa da sürekli bir değişim içindeydi. Yine aynı çağın ünlü filozofu Demokritos bütün evreni meydana getiren temel yapı taşlarından bahsediyor ve bu yapı taşlarının biraraya gelmesiyle oluşan kombinasyon bir varlığı meydana getiriyor. Bu kombinasyonların sonsuz olduklarını düşünürsek, demek ki, sonsuz sayıda varlığın vücuda gelmesi mümkündür. Parmanides ise, varlık vardır, yokluk yoktur biçiminde akıl yürüterek boşluğun imkansız olduğu ve bunun sonucu olarak da hareketin olmadığına inanmaya başladı. Etrafımızda gördüğümüz değişikliklerin aslında bir aldanış olduğu, özde hiçbir değişikliğin olmadığını söylüyordu. Değişiklik zannettiğimiz şeyler duygularımızın bizi aldatmasından ileri geliyordu. Bu bakımdan, daima değişime uğrayan bir varlığın mahiyeti, geçirdiği değişim evrelerine bakılarak öğrenilemez. Evren ve kendimiz hakkında sağlam bilgiyi ancak mantık yoluyla bulabiliriz. Bunun nedeni evrenin belli bir şema (benim ve doğa yasaları) üzerine kurulmuş olmasıydı. Bu süreçle birlikte, aklın insandan bağımsız ve mutlak yasalar olduğu fikri ağır basmaya başladı. Daha sonra bu fikir, yani mutlak yasa Tanrı iradesi ya da kelam biçiminde geçerek, Tanrı sözü anlamını aldı. Sokrates öncesi dönem diye tanımlanan bu dönem, felsefede çok yönlü düşüncelerin oluşturduğu muazzam bir dünya var. O dönemin olgun bir meyvesi olarak ortaya çıkan temel sorun şudur: Madem ki her şey sonsuz bir devinim içerisinde şekilden şekile geçiyor, maddenin her kombinasyonunda yeni varlıklar ortaya çıkıyor, öyleyse madde örneğin ‘at kombinasyonunu’ nereden biliyor? Oysa bütün varlıkları meydana getiren temel taş aynıdır. Eğer maddenin kendine özgü bir bilinci varsa, neden dolayı ve nereden biliyor bu kadar çeşit varlığın temel kombinasyonunu? İkinci bir temel soru ise şöyle: Daima bir değişim içinde olan bir evrende benim varlığımın ne gibi bir anlamı var?
El, Dil, Bel Hacı Bektaşi Veli’nin “Eline diline beline sahip ol” sözü Bektaşi ahlakının olduğu kadar bu ahlaki yaklaşımın topluma yansıtılmasıyla ortaya çıkan sosyolojik ve tarihsel muhtevaya sahip olan bir bakış açısını da dile getirir. Konuyu bu yönüyle ele alıp Bektaşiliğin metodunu kullanarak bir Bektaşi tarihi tarihlemenin de kapılarını aralamak istiyoruz. Sözünü ettiğim metotla tarihe yaklaşıldığında Alevilik ve onun sosyo-kültürel durumu daha iyi anlaşılacaktır. Konuya biraz açıklık getirmek için sözünü ettiğim tarihlemenin ışığında yukarıdaki ahlaki ilkeyi yorumlamaya çalışırsak karşımıza şöyle bir tablo çıkar. El ve elin işlevine dair tarihte pek çok söz söylenmiştir. Gerek felsefi ve antropolojik yaklaşımlar gerekse tarihsel ve kültürel yaklaşımlar elin, yani emeğin sembolize ettiği değerleri insanın insanlaşmasına, yani köklü bir bilinç dönüşümüne uğramasına neden olmuştur. El sadece emeğin üretilmesiyle sınırlı değildir. O aynı zamanda maddeyi dönüştürürken bilincin gelişmesine ayna tutmuştur. Ellerin maddeye temas ettiği noktada ortaya çıkan bilinç, insanın kendini yeniden yaratmasının yolunu açmıştır. İnsan tarihin akışı içerisinde aklı keşfederken göğün derinliğini hayretlerle fark etmiş ve yüzünü semada parlayan sayısız yıldızlara çevirmiştir. Adem aynı zamanda “göğe bakınan” anlamına gelir. ‘Göğe bakan insan aynı zamanda kendi içine de bakmış olur.) Dile gelince, bu da diğerleri gibi insanın bir, hatta en önemli varlık alanıdır. Varlık âleminden çözülen cezbeler kendini dış âlemde dil yoluyla sembolleştirir. Fakat dil, her zaman kalıplaştırıcı ve bir düzene sokan bir özelliğe sahiptir. Bütün kültürler, uygarlıklar işte bu dilin standartlaştırıcı özelliği sayesinde meydana gelmişlerdir. İnsan bir varlık olarak ele alındığında, bütün zıtlıkların örneğin sonlu-sonsuz, ölümlü-ölümsüz, zahir-batın, canlı-cansız, yaratan-yaratık gibi kendi varlığında toplamıştır. Başka bir sözle ifade edecek olursak, bütün bu zıtlıkların kesiştiği nokta insanı vücuda getirir. Bu bakımdan insan aynı zamanda evrenin düğümleridir. Hayvandan insana geçişle aklın pek büyük rolü olmuşsa da, bu olumluluk sadece bu düğümü fark etmekle sınırlıdır. Çözme ya da inkâr etme konusunda her hangi bir kudrete sahip değildir. Bugüne kadar gelip geçen sayısız filozof ve bilim adamı us yoluyla insanın varlığını kavramaya ve ona bir anlam yüklemeye çalışmıştır. Çıkış noktası ile gelinen nokta birbirinden pek uzak değildir. Bektaşi felsefesinden anladığım kadarıyla insanın varlığının kavranıp insanın nedir’liğini çözmek için aklın aşılması zorunludur. Bu da ancak nefs terbiyesinden sonra gelen derin metafizik keşifle mümkündür. Keza bu söylediğimiz şey dil için de geçerlidir. Bel ise burada insan soyunun “sağlıklı” bir üreme geçirmesini sembolize etmektedir. Bel kavramı, yani insan soyunun üreyişi ve us’un bir erim çizgisine sahip olması için hem kendisiyle hem de mevcut doğa ile uyum içerisinde yaşaması, onlara yabancılaşmamasını da kolayca çağrıştırmaktadır. İnsanın içsel ve dışsal dünyası arasında doğrudan bir bağ vardır. Belki de bu farklılıkları iç ve dış dediğimiz şey birbiriyle sıkı ilişki içerisinde olan bir us oluş deviniminin farklı tezahürleridir. Buradan yola çıktığımızda toplumsal ilişkilerin insanların iç dünyalarının zahirine yansıyan toplamından teşekkül olduğunu pekala söyleyebiliriz. Toplumun kemale ermesi için bireylerin kemalete ermesi gerekir. Ancak bireylerin ruhu arındığı oranda toplumsal ilişkilerde köklü ve pozitif bir değişme olacaktır. Bireyin şekillenmesinde rol oynayan şeyin en önemlilerinin başında el-dil-bel gelmektedir. Bu da Bektaşilik inancının ikinci kapısının bilgelik konusundaki temel bilgilerindendir. “Eline, diline, beline, sahip ol.” Bu söz şöyle yorumlanabilir: Yüksek bir ahlak yaratabilmek için, insanın nefsi üzerinde bütünüyle denetim kendi elinde olmalıdır. İnsanın tabiatında (hem genetik-hem de psikolojik güdülü) hayvani özellikler mevcuttur. Bu hayvani unsurlardan arındığı müddetçe kemalete doğru yaklaşması hız kazanır. Yine modern bilimlerin kişiliğin oluşması sürecinde hayli önemli rol oynadığını ve büyük etkileşimin nasıl oluştuğu hususunda bir hayli kanıt sunmaktadır. Bu ruhsal algılayışı sosyolojik evrende incelediğimizde ruhsal olan şeyin ete-kemiğe büründüğünü görebiliriz. El kavramıyla elin kullanımı ve rolünü göz önünde bulundurduğumuzda ilginç sonuçlarla karşılaşmaktayız.
Görünen Görünmeyen
Muhittin Arabi’ye göre hakikat ve hakikatın zuhur vasıtasıyla kendini ortaya koyuşunun mertebeleri vardır.
Duyu ve his yoluyla elde ettiğimiz süretler aslında bir kurgudan başka bir şey değildir. Gerek kendi varlığımız hakkındaki görüşlerimiz, gerekse hayatın doğasına dair görüşlerimiz bütünüyle gerçeğe dayanamazlar, bunlar aslında çölde görülen seraplardan başka bir şey değildir. Bu bakımdan, İbni Arabi’ye ve ardıllarına göre bizler rüya içerisinde rüya görmekteyiz. Fakat, yukarda bir özet halinde seyrini verdiğimiz bu mertebelerin ortaya çıkışında geri planında duran ve varlık’ın mertebeleri kat etmesinde önemli bir rol oynayan ilahi bir zat mevcuttur. Bundan ötürü her rüya ya da aldanış veya kurgu varlık itibariyle değil ama, zuhur itibariyle bir gerçeklik, bir hakikat taşır bünyesinde. Örneğin, çölde görünen serap bir aldanmadan ibaret olmasına nazaran bu aldanmanın kurgusu, yani ortaya çıkışı bir varlık olarak ortada bulunan çölün bizlere oynadığı bir oyundur, aldatmacadır. Çölün varlığı ise dış dünyanın duyu organlarımız üzerindeki bir etkileşimin kurgusundan ibarettir. Özetle söyleyecek olursak, görünen her şey görünmeyenin hayal ve sembol âlemine yansıyan bir suretinden, yani zahirinden başka bir şey değildir. Uyanık iken gördüğümüz şeyler ise (ki hakikatın zahiridir) uykuya daldığımızda farklı form ve biçimlere bürünerek rüya âlemimize yansıyan şeylerden başka bir şey değildir. Eşyanın ardındaki gizli olan hakikatın kavranması için verilen çabaya mistik sezgi ya da keşif denir. Eşyanın ardında gizli olan hakikatı sezen mutasavvıf her nereye bakarsa baksın nihayetinde hakikatın bin bir surette dışa vurumunu görmüş olur. Uyanık durumda iken hislerimize hitap eden hakikatın dolanbaçlı etkisi, rüya âleminde iken bizlere hayal olarak yansır. Nihayetinde bu iki halde aynı gerçeğin farklı suretlerde dışavurumundan ibarettir.
Neden Meluli’nin Hayatından Bahsetmek İstedim?
Bunun nedenini şu üç noktada açıklamak mümkündür:
1. Şimdiye kadar tasavvuf sadece bir teori biçiminde el alındı. Onun bir yaşam biçimi, bir tür algılayış, bir seziş biçimi olduğu pek anlaşılamadı. Onun için de hayatla olan bağı kurulamamış ve soyut bir düşünce biçiminde algılanmıştır. Anadolu bilgeliğinin bir ürünü ve kaynaklarından biri olan Meluli, tasavvufi yaşamın ete-kemiğe bürünmüş halidir. Meluli’nin varlık alanındaki seyri tasavvufla-hayatın kesiştikleri alanda ortaya çıkar. 2. Bir insan olarak Meluli’nin duygu dünyasına girerek insanın doğası hakkında daha derin bilgilerin elde edilmesi mümkündür. Çünkü, Meluli yaşamı bütün boyutlarıyla yaşamış bilge bir insandır. Acı, keder, ızdırap, coşku, sevgi gibi ruhsal duyguları tatmış ve onların ağusunu bal eyleyen bir kemalete ermiştir. Yine de insanı etten-kemikten bir varlığa indirgediğimizde bile ondaki zor koşullara dayanma ve sabretme kuvvetini (real bir durumda-sade insan olarak) belirgin bir şekilde görebiliriz. Meluli’yi belki de muma benzetmek çok yerinde bir benzetme olacaktır. Zira, Meluli de mum gibi yanarak etrafını aydınlatıyor. Gönlü engin, hoşgörüsü sınırsız, bilge ve yaşam dolu bir insan olan Memuli, bu yaşam tarzıyla birçok insanı Bektaşiliğe yaklaştırmıştır. 3. Yakın dönemde yaşamış olan Meluli 97 yıllık (uzun) bir ömre nice bilgeliği ve sevgiyi sığdırmayı başarmıştır. Onun yaşam ve düşünce evreni bugün için bile bir mesaj taşımaktadır.
Derviş’in Enerjisi
Soru: Tasavvufla cinsellik arasındaki bağ nedir? Bu iki unsur arasındaki bağ nasıl açıklanabilir? Araştırılmaya değer gördüğüm önemli konulardan biri de cinsellikle tasavvuf arasındaki bağdır. Cinselliği burada dinsel libidinal enerji (Freud’un deyimiyle) anlamında ele alırsak ruhsal olgunlaşmada önemli bir etken olduğu yadsınamaz bir gerçektir. W. Reich’ın eklemelerini de hesaba kattığımızda bu kavram daha geniş bir anlam kazanmaktadır. Yani, dar anlamda anlaşılan cinsel enerji uzun yorumuyla evrensel enerji ya da yaşamsal enerji boyutuna yükselmektedir. Bu enerji maddeye suret kazandırmakta ve onu mükemmel bir tertibe ulaştırmaktadır. Bu enerjinin yapıcı-yaratıcı anlamda kullanılmak yerine doyuma ulaşma anlamında kullanılması, bir bakıma basit bir doyumla dışarı atılması anlamına gelir veya bu gayeye hizmet eder. Cinselliğin “bastırılması” ya da onun verimli bir biçimde kullanılması, bu enerjinin sistem dışına çıkması yerine sistem içinde kalarak köklü bir ruhi terkibe yol açabileceği tezi akla pek aykırı gelmemektedir. Tasavvuf ehli insanların söyledikleri ve yaptıkları dikkatli irdelendiğinde bu soruya bir yanıt bulunacağı kanısındayım.
Kazancakis ve Antropomorfizm’in Büyüsü
Bu sunuda, Kazancakis ve onun bir yazar (romancı) olarak özelliklerini değil, daha çok onun üslubunun, dünyayı algılayışı biçiminin üzerinde duracağım. Bu üslup, algılayış biçimi, bana göre; “Antropomorfiz diyebileceğimiz bir dünya kavrayışını ortaya koymaktadır. Antropomorfizm kelime anlamı olarak “insan biçimli” demektir. Daha geniş anlamı ile “dünyanın (tüm canlıların ve cansızların insan biçimli olması, algılanması ve onlarla “insanmışçasına” ilişkiye geçmek demektir. Antropomorfizm; felsefe de ise insanın bilgi edinme sürecinde en önemli ve geçerli bilgi kaynağının kendisi olduğu görüşüne denk düşmektedir. Yani insan kendi algılama, duyma biçimine ve düzeneğine paralel olarak dünyayı algılar, değerlendirir. Bir görüşe göre, en “saf nesnel” bilinç bile bir anlamda insan biçimlidir. Antropormorfizm’in daha iyi anlaşılabilmesi için iki türlü yaklaşım mümkündür. I. Yaklaşım; ontogenik olarak insanın ele alınması. II. Yaklaşım; filogenik olarak insanın ele alınması. Bu iki yaklaşımın antropomorfizm’in anlaşılmasında çok önemli değeri vardır. Ancak her ikisinde de önemli sorun, insanın kendi üzerine ne kadar çok eğilse de kendi dışına çıkmaması sonucu taraflı, yanlı olması sorunudur. Yani insanın olmuş bitmiş bir doğasından söz edemeyiz ve hep bu akış içinde kendi dışına çıkamamaktadır. Şimdi nesel bilimin söylediklerini kendime temel alarak insanın filogenetik evrimini tanımlamaya çalışacağım. İnsan evrimi süresince çeşitli bilgi edinme biçimlerine bağlı olarak dünyayı algılama ve yorumlama biçimleri oluşturmaktadır. “Duyu organlarının “fonksiyonları ve bu fonksiyonlara dayanılarak yapılan “deneme-yanılma” davranışlarının sonucu insan belirli olaylar arasında nedensel ve sonuca bağlı ilişkiler kurmuştur. Önceleri basit bir neden ve buna bağlı basit bir sonuç veya sonuçlar şeklinde olan ama giderek karmaşıklaşan teoriler oluşturulmuştur. Bütün bu teorilere organ teorileri diyebiliriz. Çünkü direkt organsal gözlemler ve onlar yardımıyla ulaşılan sonuçları içermektedir. Basit deneme çözümlerine karşı geliştirilen (belirli, yararlı sonuca ulaşıldığı için) organ teorileri daha sonra karmaşık soyut teorilere dönüşmüştür. Şimdi insanlar artık soyut, gelişmiş araçların kullanılmasıyla sınanabilen teorilere sahiptir. Ancak ilk organ teorilerinin oluşturulması sürecinde oluşturulan causality-finality kurgusu insan zihninin (intellektinin) önemli iş yapma aracı olmuştur. Artık biz dünyayı bir “neden-sonuç” ard ardalığından örülmüş bir ağ ile algılamakta ve değiştirmekteyiz. Fizyoloji ve fizyolojik psikoloji araştırmalarının gösterdiği gibi “duyu organlarımızın” bir algılama tarzı, biçimi ve kapasitesi vardır. (Yani belli bir surattaki formu algılayabiliriz, belli bir ard arda olma dizisini algılayabiliriz, yine belli frekansı olan sesi duyabiliriz.) Oluş’un içindeki belli bir formu, sıklığı, tekrarı ve yoğunluğu algılayabiliyoruz. Algılama eşiğimizin altında veya çok üzerindeki olguları algılayamıyoruz. (Bunun için araçlar geliştirme çabasındayız.) Bu algılama biçimi ve eşiği insanın ontogenik ve filogenetik varoluşu üzerinde önemli etkilere sahip. İnsanın ilk sorun çözme sürecinde karşılaştığı soruna farklı bir deneme çözümü üretmesiyle başlayan süreç bugün karmaşık bir “yöntemli sorun çözme” sürecine dönüşmüştür. Bu sürece insan intellektinin (anlağın) gelişim süreci de diyebiliriz. Anlak nedeniyledir ki, insan hayvandan farklı bir bilinç oluşturmuştur. Bu süreç yine insanın ilk ben ile ben olmayanı ayırdığı, kendi dışında iradesi, gücü olan bir dış dünyayı ayırd edebildiği bir dönemde olmaktadır. Hayvansal bilincin elementleri olarak; çevreyi algılama ve bu çevre olanaklarına göre duygular doğrultusunda tepki gösterme, ortalama koşullarda yenilmeyen içgüdüyü sayabiliriz. Hayvanda algılama; şematik (belirli koşullarda, alışılmış veya olağandan farklı olanı algılama) ve içgüdünün içeriği olan duyguyu, kurulumu izlemektedir. Bu nedenle de hayvan davranışı tekrara, tekbiçimliliğe dayanmaktadır. Ancak yüzyıllar boyunca hayvan davranışlarında da döngüsel olmayan davranışlar gözlenmektedir. Oysa insan davranışı (daha önce anlattığımız) ahlak nedeniyle oldukça çeşitli, alışılmamış yönler de izleyebilmektedir. Ancak nesnesini dışarıdan tanır ve onun özüne ilişkin çıkarımlar yapma çabasını güder. Daha çok yaşamı anlamak için değil, yaşamı yapmak için oluşmuştur. İnsan, evrimi süresince anlağın gelişimine paralel olarak, kaçak ilişkiler biçiminde de olsa bir sezginin geliştiği söylenebilir. Sezginin gelişim, içgüdünün dışsal ilgiden uzaklaşarak, kendi üzerine yönelmesi (refleksiyonu) ile oluşmuş olduğu ileri sürülen ve daha sonraları düşünce benzeri bir oluşumdur. Ancak önce de söylediğimiz gibi oldukça kaçak, sistemli halde sürdürülemeyen, bir duygu gibi kontrolü zor bir olgudur. Birçok sezgici düşünür ve yazarlar sezginin sistemli bir şekilde çağrılabilmesinin ve kullanımının egzersizlerle mümkün olabileceğini ileri sürmektedir. Hemen hemen bütün ezoterik öğretiler “gerçeğin” sezgi aracılığıyla yakalanabileceğini ileri sürerek ona önemli bir rol yüklemektedirler. Yine birçok düşünür ancak sezgi aracılığıyla insanın yaşamı derinden algılayabileceği ve onun (yaşamın) önemli özelliği olan süreyi (zamanı), olumsallığı algılayabileceğini savunmaktalar) Anlağın zaman kavrayışı uzam kavrayışından ve olayların ard ardalığından oluşmakta. Ancak sezginin de yardımıyla bir “saf süre”, yaşam süresinin kavranmasının mümkün olduğundan söz edilmektedir. Algılama, içgüdü, intellekt (anlak) ve sezgi, “yaratıcı bir evrim süreci” akışı içinde olan insanın bilincine ait özellikler olarak ortaya çıkmıştır. Bu insanı bilinç ise özgürdür. Belli bir kalıba sığmaz ve sonsuz imgelem gücüne sahiptir. Yaşam denen “dirimsel akış” uzayın belli bir anında ve belli bölgelerinde hayat bulmuştur. Dirimsel (biyolojik) akış (cansız) madde ile bağlıdır ama onu aşmaya çalışır. Çeşitli formlar alır, değişir ama “mantıksal” olarak ilerlemez. (Bazı rasyonalist felsefelerin yaşamın belirli bir mantık izlediğini ileri sürmeleri gibi.) Dirimsel akış kimi zaman yanılır, çıkmazlara düşer, ya da kendiliğinden geriye veya ileri denilen yönlere gider, ama tamamlılık taşır. Açılıp gelişebilmek için çeşitli eğilimlere bölünür, özellikle bitkisel ve hayvansal olan bir bölünme söz konusudur. Bitkisel yere bağlıdır ve bitkisellerde bilinç denilen şeyde uyuşup gevşemiştir. Bilinç (insani anlamda) ancak hayvan dünyasında uyanacaktır (Bergson). Biraz önce 3 paragraf içinde yaptığım bir yaratılış metafiziğinin ne kadar insani terimler ve süreçler içerdiği ve dolayısıyla da antropomorfik olduğunu söylememe hiç gerek yok. Ama hangi yaratılış teorisi benzeri kavram ve açıklama biçimlerinden (antropomorfik) arınmıştır ki? İşte bir başka yaratılış teorisi (Kazancakis S. 330) Bu insan biçimli bakış’ın insan evrimi içinde yeri, başlangıcı ve gelişimi nedir? Dünyaya ilişkin ilk tanımlamaların Canlıcı (Animist) olduğunu bilmekteyiz. Bu anlayış’a göre, her şeyin bir can’ı vardır ve yine bir isteği, gücü, iradesi vardır. Bu dönemin Tanrıları olan “totem”ler güçlü bir insani vasıflar topluluğudur. (Bütün gücü, iradeyi kendinde toplamış bir ilk Tanrı. Bir çok totem vardır ve hepsi böyledir.) Bu dönem bir çocuğun ilk doğduğunda annesi ile kendisini ayırt edemediği dönemin (doğal narsizm-egosentrizm) hemen sonrasında oluşmaya başlamaktadır. Yani çocuk yavaş yavaş kendi istenci ile çevresindeki istenci karşılaştırabilmekte ve belli bir istencin (anne-baba, diğer bir çocuk vs.) kendinden (kendi isteneninden) çok kuvvetli olduğunu görmekte. Artık bu aşamada bir önceki aşamanın ominipotansı kalkıp dış dünyadaki bir nesneye aktarılmakta. Animistik dönem ilk bölünmenin de olduğu bir dönem (özne-nesne-iç-dış). Ancak bu bölünme katı çizgilerle oluşmuş değil. Ruhun Spritualist dönemde (Animistik dönemi takip eden), her şeyin içinde bir ruh olduğu (iyi-kötü) anlayışı da, Animistik anlayışın içinde gelişmeye başlıyor. Bu dönen Tanrı fikrinin de insan bilincinde önemli merkezi sembol olmayı beslediği bir dönem. Özellikle Spritualist dönem bugünde yaşamakta olan Şamanizm’in ve benzeri inançların özünü oluşturmakta, sembolizasyonunda Animistik dönemden oldukça karmaşık ve soyuttur. (Spritualist dönem dinlerin oluşma dönemi) Animizm öncesi dönem hakkında çok fazla bir şey bilinmemektedir (Tıpkı bebeğin ilk üç ayında neler yaşadığını bilmediğimiz gibi). Ancak Animistik dönem, Spritualist (ruhçu dönem) üzerine çeşitli ritiüller, semboller aracılığıyla bilgi edinebilmekteyiz. Animistik ve ruhçu dönemle birlikte yavaş yavaş çok Tanrıcı ve mitlerin egemen olduğu bir dönem gelmekte. Tanrılar insanlar gibi kıskanmakta, aşık olmakta, saraylarda yaşamakta ve belirli sınıflandırmalara tabi olmaktalar (Yunan mitolojisini hatırlayalım.) Bu Tanrı anlayışı yavaş yavaş Yahudiliğin “Yehova”sını ve İslam’ın “Allah” algılamasına dönüşüyor (İnsan’ın bilincinin, algılamasının gelişimi onun metafizik üretimlerinden ayrılamaz bir olgu olarak karşımıza çıkmakta.) Tanrı kavramının gelişimi insani bilincin gelişimini ele veriyor. I. Antropomorfik aşamayı tekrar özetlersek Animistik bölünme ile (ki bu süreç özne-nesne ve intellektin işlemlerinin gelişmesinin de tarihi) başlıyor ve Yunan mitleriyle ilk tek Tanrı’lı dinlere kadar uzanmakta. Ancak bunu bir panteistik dönem izlemektedir. Yani Tanrı’nın her şeyin ve her canlının içinde olması olarak özetlenebilecek çok soyut bir dönem. II. Dönem Panteistik dünya algılamasıyla ortaya çıkıyor ve gerçekte ilk Animistik bütünlüğü yakalama özlemine bir yanıt oluyor. Giderekte sufistik (Ezoterik) öğretilerle olgunluğa varıyor. Tüm Ezoterik öğretiler “birliğe, bütünlüğe, uyum”a varmayı amaç ediniyor ve intellekt’in (anlığın) başatlığına karşı çıkıyor. (Bu anlayışın başlangıcı olarak Zerdüştlüğü görebiliriz.) Budizm-Zerdüştizmin ve Ezoterik öğretiler çizgisine karşılık Yunan çoktanrıcılığı, (Zeus’un başatlığı, üstünlüğü) ve buna paralel çok güçlü bir omnipolans’ı olan Tanrılar dinleri gelişmekte (Yahudilik (Yehova) İslam (Allah) ancak Hıristiyanlık üçlemesiyle (Baba-Oğul-Kutsal Ruh) diğer çizgiyi (Budizm-Zerdüşt-Ezoterik öğretiler) yakalama eğilimin taşısa da, üçlemede kutsal ruh’un işlevini dahi dolu görememekteyiz. Baba ve ikinci planda oğul önem taşıyor. Bu anlamda Hıristiyanlık 2. Antropomorfist dönemdeki 2 çizgi arasında kalmaktadır. Ancak Avrupa Rönesans’ıyla başlayan (daha) öncede kendini çeşitli şekilde hissettirmiş bir dönem oluşmaya başlamıştır. “Aydınlanmacı” dönem diyebileceğimiz bu dönem, insanı öne çıkardığını vurguluyordu. Ama aslında bana kalırsa “insan” kavramını yüklediği anlam, insanı insan yaptığına inandığı anlağı (intellekti) öne çıkarmaktaydı. Descartes dönemine doğru kristalleşmeye başladı ve insan artık “düşünüyorum, o halde varım” algılamasına yöneldi. Descartes’in bu sözüyle kendi Zeitgeist’in (zaman ruhuna) ulaşan bu dönemi düşünüp teori oluşturan, parçalayıp bölen ve böylece analiz eden intellekte önem vermekteydi. İntellekt’in dışında, insani bilinç öğelerine önem veren dönemler ise artık “karanlık çağlar” olarak adlandırılmaktadır. Karanlık çağlar kavramı ise Animistik, ruhun dinci ve panteist dönemleri içine almaktadır. I. ve II. Antropomorfik düşünme ve algılama dönemi bana göre bir mikro kozmosun makro kozmosa kendi iç dinamiklerini yansıtması iken, aydınlanma döneminden sonra ise intellektin araçları ile dünya kavranmaya çalışılmaktadır. Artık aydınlanmacı dönemde intelekt ve onun araçları olan teoriler, ideolojiler önemli hale gelmiştir. Ancak şu soru yine sorulabilir: Aydınlanmacı düşünce karanlığı barındırmıyor mu? Aydınlanmacı dönemde üretilmiş bilim teorileri karanlığı (Antropomorfizmi) bana göre içinden hiç söküp atamadı. Eğer önemli aydınlanma dönemi bilim teorilerine dikkatlice bakarsak bunu görebiliriz. Newton’un fiziği, Darwin’in evrim teorisi Antropormorfik bir çok tanımlamayı içermektedir. Hatta diyebilirim ki en modern bilim teoriler için de bu geçerlidir. Felsefe ve diğer bilimler anlağı ve onun kavramlarını kullanmakta öyle ileri gitmişler ki neredeyse yollarını kaybetmekteler. Bunun en önemli kanıtı ise Doğal bilimlerin, yaşamı anlamakta en önemli öğe olan devinimi, süreyi göz önüne almamalarıdır. Dünyanın bilimsel dizgileri (sistemleri), her türlü devingenlikten ve yaşamdan yoksun görünmektedir. Bilimin gördüğü biçimiyle zaman, sonuçta, uzamdan (mekan) başka bir şey değildir. Bilim zamanı ölçtüğünde gerçekte uzamı (mekanı) ölçmekten başka bir şey yapamamaktadır. Uzamsal (mekansal) maddeye karşılık gelen insan yeteneği anlaktır. Anlak doğası gereği açık bir biçimde hareketsiz olanı tasarımlayabilir. Alanı maddedir. Bu maddeyi de araca dönüştürmek için kavrar (çünkü anlak yapmaya kurulumludur.) Homofaber’in organıdır. Temel olarak araç yapmak için düzenlenmiştir, bu nedenle böler, parçalar ve cisimleştirir, denetler. Maddeyle bu temel ilişkisi nedeniyle şeylerin özünü kavramaya yeteneği de vardır. Bu özelliği nedeniyle de Homofaber iltifat ettiği bir özelliğidir. Anlak çözümseldir ve her türlü gözlem dizgesini yasalara dökme ve onu yeniden kurma (rekonstrüksiyon) yeteneğine sahiptir. Bu özellikleri nedeniyle onun açığa çıkarma ve ayırt etme yeteneği olduğunu söyleyebiliriz. Antiropomorfik anlayış içinde de anlağa bu özellikleri nedeniyle gereksinim duyulur. Diğer yandan anlakçı doğa bilimleri katı özne-nesne ayırımına, anlağın yukarıda belirtilen özellikleri nedeniyle bağlıdır ve onu aşamaz. Ancak biz yine de kendimizde bir başka gerçekliği bulup çıkarabiliriz (Biraz sıkıntı ve sabır isteyen bir çabayla). Bu gerçeklik; Animistik, mistik (ruhçu) dönemlerden gelen birlik, bütünlük taşıyan (son dönemlerde anlağın üstünlüğüyle bütünlüğünü kısmen kaybetmiş olan) bir niteliksel yoğunluğu olan yaşantıdır. Sezginin, duygunun, içgüdünün, anlağın, birbirinden ayırdedilemez bir biçimde sızdığı, geçiştiği bir dünyadır. Bu nedenle de sonsuz imgelem, ifade ve yaşantı zenginliğine sahiptir. (Kazancakis’in ifade zenginliği, imge zenginliğinin en önemli yanı da bundandır. Yine bir Ezoteriğin mesel’e başvurmasında bu zenginliğin birliğini, sembol yüklü mesel ancak anlatabilir, intellektin teorileri değil) Antropomorfik dönemde insan dünyada kendini evinde hissetmektedir. Dünyayla sorunları vardır ama çözecek imgelem zenginliği de mitlere baktığımızda “evinde olma”, “tanıdık olma” duygusunu hissederiz. Ama ya çağdaş insan için artık bu böyle mi? (Çocuk için Aydede olan Ay yetişkin için kuru bir uydu-gezegendir (planet). Diğer yandan antropomorfik algılama özgürdür. Ne uzamla ne de hesapla sınırlanabilir. Merkezinde ise ayrımlaşmamış saf bir süre vardır. (Bu nedenledir ki sofistik zaman algılaması Doğabilimci için irrasyonel, gerçek dışı, anlaşılamaz kalır) Yaşamı anlamamızı ve hissetmemizi sağlayan bu “saf süre” yaşantılardır. Antropomorfik algılamada, yaşantıda ortaya çıkan “saf süre” doğabilimlerinin zamanından tümüyle farklıdır. Bu gerçeklik (saf süre), biricik ve bölünmez devinim, ölçülemeyecek bir atılım oluşturur. İleri geri, aşağı yukarı diye adlandırılırsa elden kaçar. Doğabilimleri madde modeli üzerine kurulduğundan, süre dünyasına ilişkin, maddesel, uzamsal, hesap edilebilir ve açıkça belirlenmiş biçimler sunar. Biricik olan dirimsel akışı kesintiye uğratır, araya nedensellik, mekansallık (uzamsallık) ve zorunluluk sokar. Anlağın bu işlemselliğine, öylesine kendisini kaptırmışız ki, Antropomorfik olan sezgiyle, duyguyla, arketiplerle kolay ilişkiye geçemeyiz. İnsanlık evriminden gelen bu mirasları kullanabilmek için yoğun bir içe dönüşü gerçekleştirebilmek, anlağın baskısından kurtulabilmek gerekir. Bunu ise ender kaçamak anlarımızda yapabiliriz. Antropomorfik bütüncül algılama, deneyimleme artık bizde “kaybolmuş cennete özlem” olarak dışa vurmaktadır. Ancak öylesine kuvvetli bir özlem ki, bu kaybolmuş cennet her tür ideoloji üretiminin de temelini oluşturmaktadır. E. From’a göre her ideoloji insanlara eninde sonunda bu kaybolmuş cennete ulaşmayı vaad etmek zorunda ve zaten yapılış, üretiliş amacı da o. Ancak burada bir derin paradox’a değinmekten edemeyeceğim. Kaybolmuş cennet denen antropomorfik varoluş kaybolmuş değil, insanın evrimi yoluyla (psikolojik-fizyolojik evrimi) onun genetik yapısına mal olmuş durumda. Yani insanlar kaybetmedikler bir şeyi arıyorlar. (Kazancakis’in dediği gibi “Parmağında yüzüğünü görmeyen ve onu arayan bir adama benzetilebilir) Yerlilerin (Borneo Sumetra, Afrika) Mistik Katılım yaşantılarını sağlayan törenlerindeki doyum ve yaratıcılığı arayan insanlar az değil. Ancak intellekt kontrolünde “mistik katılım” ne kadar mümkün? Kazancakis’i okuduğumda beni çepeçevre saran bir büyü olduğunu hep hissetmişimdir. Onun yazı üslubundaki Antropomorfik derinliği, birliği, mistik katılımı simgesel düzeyde de olsa tadabildim. Bu üslup gerçek bir büyü, yaşam’ın büyüsü. İsterseniz gelin birlikte deneyimleyelim. ......................................................................................................................................................................................... Üçüncü Bölüm
Güncel Yazılar
Alevi Gerçeği ve Gençliği
Alevilerin bağımsız bir zemin üzerinde örgütlenmelerini zorunlu kılan bugünün öznel ve nesnel koşullarına değinmeden önce Alevilik olgusunun inançsal, tarihsel, kültürel ve siyasal karekterine ana başlıklar mahiyetinde de olsa kısa bir göz atmayı makalemizin bu bölümde gerekli görmekteyiz. İleriki bir tarihte çıkartmayı öngördüğümüz Diriliş Manifestosu’nda bu konular felsefi bir boyutta daha etraflı bir biçimde ele alıp, şu an Alevi toplumunda mühim bir bilinç bozukluğuna yol açarak öze yabancılaşmaya sebebiyet veren popülist ve pragmatist anlayışları bertaraf edip, Alevilik olgusuna kendi öz-inançsal ve siyasal muhtevasını yeniden kazandırmayı hedeflemekteyiz. Kimileri için böylesi bir çalışma akıntıya karşı kürek çekmek gibi gelebilir, hatta daha da ileri giderek gericilikle de damgalayabilirler. İnsanların bu ve benzeri türden söylemlerine kulak asmayacağımız gibi hiç bir surettede itibar etmeyecek ve bu yolda önümüze çıkan hiçbir engelden ürkmeden yolumuza devam edeceğiz. Çünkü bizler gücümüzü ruhumuzun derinliklerinde yatan hakikat inancından almaktayız. Kerbela’dan beri ezilen, horlanan ve mevcut otoriteler tarafından her türlü baskı ve katliamlara reva görülen Alevi toplumu çeşitli sebeplerden dolayı o günden bugüne kadar kendi inanç ve felsefesine uygun düşen bir yaşam biçimini ayakta tutmayı ne yazık ki başaramamıştır. Her yönden gelen ve arkası kesilmeyen saldırılar, Alevilerin kendi iradeleriyle kurdukları topluluklara ve -modern tabirle - birer komün işlevi gören Dergahlara uzun vadeli yaşam hakkı tanımayarak tarihin karanlık sayfalarına hapsetmeye çalışmışlardır. Asırlardan beri süre gelen bu saldırılar, bazen sinsi bir kültür yozlaştırması ve düzene endekslenmiş bir Alevilik oluşturma biçiminde kendini yansırtırken, bazende tarihte bile eşine ender rastlanan büyük kitle katliamları yaparak Alevi toplumunu susturmayı hedeflemiştir. Sivas ve Gazi olayları bir kez daha göstermiştir ki, Alevilere yönelik katliamlar hiçbir zaman kendiliğinden son bulmayacak ve kendi öz örgütlenmelerimizi yaratıp bu zorluklara “dur” demediğimiz sürece bizlerin adına yola çıkan düzen yanlısı kurum ve partilerin tatlı masallarıyla kendimizi avutarak nice abla ve ağabeylerimizin cesetleri başında ağıtlar yakacağız. Süryanilerden Selçuklulara, Osmanoğullarından Cumhuriyete kadar uzanan tarihin her safhasında acının, kederin ve aynı zamanda isyanında doruk noktasını yaşamış olan Alevi toplumu, kendi tarihsel sürecinin bütün toplumsal değer yargılarını bağrında taşıyan ve İmam Ali ve neslinin mirasçısı olmayı hak eden bir “zor mekanizmasını” artık yaratmak zorundadır. Tarih boyu yıkılmadan ayakta kalmayı başarmış bir gücümüzün olmaması bizleri hep başkalarının döner şeritlerine dişli çark etti ve tarih bunun bedelini biz Alevilere çok acı bir şekilde ödetti. Binlerce yıldır hüsrana uğrayan iyi niyeti, tarihin acımasız kalemiyle insanlarımızın alınlarına bir karayazgı gibi yazıldı ve bizler o uğursuz yazgının acı tortularını halen gözbebeklerimizde taşıyıp durmaktayız. Her acı ve katliamla örülü sürecin sonunda ellerinde hazır reçeteleriyle bizleri kurtarmak istediklerini söyleyen kurum ve örgütlerle karşılaştık. Kendi aralarında bile samimi bir birlikteliği sağlamaktan aciz olan bu kurum ve kurluşlar bizlere ellerindeki dışardan ithal edilmiş ve Anadolu gerçekliğine yabancı olan kurtuluş reçetelerini dayatma hususunda birbirleriyle yarışa girdiler. Ne var ki, bu gönüllü kurtarıcılar bir kez olsun bizlerin inanç ve kültürünü ciddiye almadılar, inceleme ihtiyacı ise hiç mi hiç duymadılar. Daha düne kadar hiçbir siyasi-ideoloji tarafından kaale alınmayan Alevilik olgusu, bugün eli kanlı devlet dahil olmak üzere, sağından soluna kadar bütün frak-syonlar (mezhepler) tarafından büyük bir itina ile üzerinde fikir yürütülen ve siyasal arenada kullanılması gereken bir malzeme haline getirilerek, Alevi toplumunun bu kritik anında büyük bir kaosa sürüklenmesine neden oldular. Geçmişte Alevi toplumunun, kardeş kanıyla abdest alan Osmanoğullarının zulmüne karşı verdiği haklı mücadeleyi görmemezlikten gelerek Aleviliğin gericilik, bağnazlık ve şeriattan pek farkı olmayan bir dincilik olduğu söylemleriyle karışınıza çıkanlar, bugün Aleviliğin ilericilik, çağdaşlık, demokratlık, laiklik vs. olduğunu söyleyerek demagoji yapmaya devam etmektedirler. Alevi felsefe ve inancına yönelik inkarcı tutumunu dün olduğu gibi bugünde - farklı kisveler altında - sürdüren Sol fraksiyonlar, biz Alevilerin kültürel ve inançsal değerlerine saygı duymayıp bizleri kullanılması gereken bir potansiyel olarak görme alışkanlığında ısrar ettikleri sürece onları şeriata, gericiliğe ve faşizme karşı samimi bir müttefik olarak görmemiz mümkün değildir. Sivas Katliamı’yla birlikte daha da somutlaşıp netleşen Alevilik olgusu, tarihte eşine nadir rastlanan bir dönüm noktasıyla tekrar ete, kemiğe bürünerek kendi öz bilincine doğru emin adımlarla ilerlemeye devam ediyor. Zümrüt-ü Anka kuşu gibi bin yıl sonra kendi küllerinden yeniden doğan Alevilik, bizim için batın’da olan depremin zahir’e zuhur eden sarsıntısıdır. Vakit yakındır, bu zuhur eden sarsıntı yakında zahirde de güçlü depremlere yol açacak ve hakikatin görüngüler âlemine çıkmasına meydan verecektir. İşte, gören gözlere işiten kulaklara daha şimdiden hakikatin alametleri bir nişane olmaya başlamıştır. 60’lı yıllarda umut sanıp gittikleri Sosyal Demokrat, Kemalist ve Marksist dernekleri, 90’lara gelindiğinde birer birer terk etmeye başlayan Alevi Gençliği, kendi inanç, örf ve adetlerini yaşatmak için yüzlerce dernek, cemevi ve dergah gibi Alevi kurumları kurmaya başladılar. Bu toplumsal uyanış kısa sürede toplumun en ücra köşesine kadar dal-budak salıp bir insan seline dönüşerek tarihinin dönüm noktasını yeniden yarattı. Bu gelişmeyi endişeyle izleyen egemenler ve muhalif güçler, kendi kaderini kendi eline almak için ayağa kalkan Alevi insanlarını bölüp parçalamak ve ciddi bir bilinç çarpıtmasına uğratmak için Alevilerin kendi güçleriyle kurdukları kurum ve kuruluşlara sızarak “yönetim organlarını” ellerine geçirmeye çalıştılar. İnsanlarımızın saflık ve dürüstlüğünden faydalanarak birçok kurum ve kuruluşun önemli kilit noktalarına kadar ulaşan bu çıkar çevreleri, geçici suretle de olsa, hiçte küçümsenemeyecek bir başarı elde ederek, Alevilik olgusunu şu veya bu ideolojinin kuyruğuna takmayı kısmen de olsa başarmışlardır. Devlet ve onların maşası olan Sosyal Demokrat çevre ve bürokratların gayretleriyle içeriği boşaltılarak düzene endeksli bir Aleviliğin yaratılmaya çalışıldığı bu dönemde, her cepheden saldırıya uğrayan Alevi kurumları Sol fraksiyonların da dengesiz hareketlerinden yer yer nasiplerini almaktadırlar. Kendi aralarındaki ideolojik mücadele diye nitelendirdikleri egemenlik sürtüşmelerini Alevilik adı altında derneklerimizde yürütmeleri bizlerin sağlıklı bir biçimde örgütlenip mevcut düzenin baskı ve zulmüne karşı koymamızı olumsuz yönde etkilemekte ve bizleri muhatabı olmadığımız tartışma alanlarına sürüklemektedirler. Alevi katliamlarının kapıda beklediği bir dönemde Alevi örgütlenmelerinin kendi iradeleri dışında içine sürüklendikleri kaostan kurtulup bir adım daha ileri atarak esirlik zincirlerini kırabilmeleri için ruhunda hakikat inancı olan Alevi Gençliği’nin bilinçli bir biçimde bu tıkanıklığa müdahale etmesi artık bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu tıkanıklığı aşma hususunda kararlı ve bilinçli bir gençliğin yegane güç olduğu ve böylesi bir gençlik örgütlenmesinin tüm Avrupa’ya yayılmasının artık vaktinin geldiğini şu iki nededen dolayı savunmaktayız. Bir yandan, Alevi örgütlenmelerinde tıkanıklığa ve düzene endekslenmiş bir Aleviliğe yol açan unsurlara doğrudan müdahale ederek, Alevi toplumunu tarihsel karekterine uygun düşen bir “öncü” görevi görürken, diğer yandan da, kendi bağımsız kadrolarını yaratarak hayatın her alanında kendi kültürünün kendine yabancılaşma sürecini parçalayarak gerçek Aleviliği hayata geçirmek için çaba harcamalıdır. Faşizmin ve şeriatın tepeden tırnağa silahlanarak Anadolu topraklarında toplumsal katliamları hazırlandıkları bir süreçte yüreğinin derinliklerinde Mansur ve Nesimilerin tutuşturduğu hakikat ateşini duyumsayan hiçbir Alevi Genci eli-kolu bağlı oturup bu katliamları bekleyemez ve bekleyenlere tahammülü olamaz. Öyleyse, bilincin gücü yüreğin imanıyla silahlanıp, her şart altında kararlı bir hakikat eri gibi İmam Ali’nin yolunda katara durmanın artık zamanı gelmiştir. Bu hakikat katarı, ne basit bir sokat kavgası, ne de bir mana taşımayan serserilik macerasıdır. Bu yola girme cesaretini kendinde gören ve düşmanın en sağlam kalesinin bile bir fiskede yıkılacak kadar hakikat karşısında zayıf olduğu gerçeğini bir an bile aklından çıkarmayan yol eri, hem içte hemde dışta uzun bir arınma sürecini başlatarak kendi hamurunu mayalar. O, tek başına da olsa derin inanç ve kararlılıkla hakikata giden yolların dikenine aldırmadan , baş ilkesi olan diriliş safhasına doğru kendinden emin bir vaziyette yoluna devam eder. O yürüdüğü güzergahla kendi yolunun ilke ve kuralları dışında hiç bir kural tanımaz ve insanların ağzında sakız olan legal–illegal gevezeliğine katılmaya tenezül etmez. Hakikat erini bir nevi, döne gelen ve kendini ateşin en koyu yalımına atarak kendi ateşiyle etrafını aydınlatan pervaneye de benzetebilirsiniz. O hep hakikatten aldığı nurla etrafındaki talipleri aydınlatarak imam Ali’nin yolunda bir rehber olma görevine sadık kalmanın aşkıyla yanar tutuşur.
Post ve Kadın
Aleviler içerisinde kimi dedeler başta olmak üzere toplumun bir kesimi kadının posta oturmasını uygun görmemekteler, hatta bunun insana aykırı bir tutum olduğunu dile getirmektedirler. Buna kanıt olarak da yörelerinde böyle bir şeyin olmadığını göstermektedirler. Hatta içlerinde okur yazar olmalarına rağmen bu konunun şiddetle karşısında duran; kadının aybaşı olduğundan dolayı postu hak etmediğini söyleyecek kadar bilgisiz, görgüsüz ve dehşet verici savlar ileri sürenleri bile var. Bu duruş açık ve net bir dille ifade edecek olursak, kadını eksik yaratılmış bir varlık olarak gören ilkel bir zihniyetin uzantısıdır. İnanç konusunda olduğu kadar, tarih ve toplum bilgisinden de yoksun olan kimi dedelerin burada geleneklerle inancı birbirine karıştırdıklarını görmekteyiz. Özellikle tasavvuf gibi insanı olgunlaşmaya ve kemalete yönlendirmek isteyen bir gaye ile, insanı belli köhneleşmiş kalıplar içinde tutmak isteyen geleneklerin aynı amaca hizmet etmediklerini göremedikleri için çoğu zaman inancın yerine geleneği ikame ettirmektedirler. Post konusu bunun yalın bir örneğidir. Oysa hem Kırklar inancında, hem tasavvuf inancında, hem de tarihteki kadın Sufi ve dervişlerde (örneğin dört önemli Sufi kolundan biri olan Bacıyan-ı Rum) bu durumun aksini görmekteyiz. Kadının posta oturup cem yürütmesi ne dünyanın sonudur, ne günahtır, ne de haramdır. Esasen bunun zıddını düşünmek ilkelliğin ve cehaletin ta kendisidir.
Alevilerin Muhalif Çıkışı
Dinlerin İnsanlık Tarihindeki Yeri Bilimsel verilere göre insan soyu yüz binlerce yıl herhangi bir dini (doğa-üstü) bir güce ihtiyaç duymaksızın yaşamıştır. Son 40-50 bin yıldan beri insanlarda dini inançlara rastlanmaktadır. Maniheizm, Totemizm, Şamanizm, Budizm, İslamiyet, Hrıstiyanlık, Yahudilik, Zerdüştlük vs. gibi sayısız irili ufaklı dinlerin insan hayatında bir yer edindiği bilinmektedir. Dinlerin oluşumunda önceki devirlerde yaşamış olan insanların doğa karşısında düşünsel bir tutum sergilemediği, daha doğrusu doğayı ve kendini düşüncenin nesnesi haline getirecek bir şuurdan yoksun olduğu için çok uzun bir süre din-dışı bir yaşam sürdürmüşlerdir. Buna karşın “İnsanın düşünsel ve ruhsal evrimi dinlerin evrimini ortaya çıkarmıştır.”
Giriş Aleviliğin Anadolu’daki bin yıllık tarihini incelediğimizde onun ne denli köklü ve zengin düşüncelerle örülü olduğunu görürüz. Nice köklü medeniyetlerin solmayan aydınlık izlerini taşır Alevilik. Eğer toplumsal ve geleneksel şekil ve anlamlar aralanır, öğretinin derinliğine inilirse onun tanrı-insan-ve evreni açıklayan köklü bir kuram olduğu anlaşılır. Bu kuram aynı zamanda evrenin-Tanrı’nın ve insanın bir başka tarzda algılanışında ortaya çıkmıştır. Varlığı bir başka gözle görmek, algılamak, sezmek ve duymak. İnsan, bütün yetilerini ve algılarını küntleştirerek, karanlık kuyuda yaşar gibi yaşamayı da tercih edebilir, aydınlık, pırıl pırıl bir evrende yaşamayı da. Fakat Alevi felsefe ve inancına göre insan farketse de etmese de bu ilahi-komik yasalar kendiliğinden vardır ve her yerde işlemektedir. İnsanlık tarihine baktığımızda sayısız kültürel, toplumsal ve düşünsel akımlarla karşılaşırız. Bu akımların ya içsel bir dönüşümden geçerek varlığını daha üst bir düzeyde sürdürdüğünü ya da çeşitli olgular karşısında kırılmalar yaşayarak yeni çıkış yolları aradıkları bilimsel bir gerçektir. Alevilerin de tarihinde çeşitli dönüşüm ve gelişme evreleri vardır. Mayalanma evresi, kurumlaşma evresi ve son olarak çözülme evresi. Çözülme evrelerini aynı zamanda kırılma noktaları olarak tanımlamak mümkündür. Alevilerin tarihinde Cumhuriyet işte böylesi bir evreye tekabül eder. Aleviliğin tarihine baktığımızda çeşitli önemli aşamalar ve dönüm noktaları görürüz. Kerbela olayı, Babailer Savaşı, Çaldıran Savaşı, Kalenderi iç savaşları, Şeyh Bedreddin iç savaşı vb. bu dönüm noktalarına yön veren Alevi tarihindeki önemli olaylardır. Cumhuriyet dönemi ise Alevilerin yakın tarihlerinde önemli bir yer tutar. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte yüzlerce yıllık saltanat ve şeyhülislam baskısından kurtulan Aleviler, Cumhuriyet’e büyük bir sempati beslemişler ve bu yüzden sıcak bakmışlardır. Dergah ve tekkelerin kapatılmasıyla (1926) karşı karşıya kalan Aleviler o tarihten sonra bir sessizlik dönemi yaşamışlardır. Anadolu’da son şeklini almış olan Anadolu Aleviliğine bir göz attığımızda kendi tarihinde bir dönüm noktası yaşadığını görürüz. Bu dönem 60’lı yıllardan sonra başlayan dönemdir. Aleviler ilk defa tarihlerinde yoğun olarak şehirlere göç etmeye başlarlar 60’lı yıllarda. Şehrin gecekondu ve varoş mahallelerinde yaşam alanları kurarlar yavaş yavaş şehirleşmeye doğru adım atarlar. 60’lı yılların sonu bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de geniş (toplumsal) Sol bir dalgayla sarsılmaktaydı. Bu toplumsal çalkantı süratle Türkiye’yi de etkisi altına almaya başladı.
Aleviliği Gündeme Getiren Sebepler - Tarihsel sebepler, yüzlerce yıllık baskı ve izolasyonun getirdiği kapalı toplum oluşun sosyo-psikolojik (çözülememiş) sorunları. - Kimlik algılayışlarının önplana çıktığı globalleşme çağında Alevilik bundan etkilendi. - Şehirleşmenin getirdiği sosyal, kültürel ve inançsal sorunların yarattığı kafa karışıklığı Alevi örgütlenmelerini karmaşık, pek başarılı olamamış kurumlar bırakmıştır ve bir arayışın eşiğine gelmişlerdir. - Çıkış noktası felsefi mistisizm ve kendileriyle yeniden içinde yaşadığı çağı evrensel bir gözle yorumlamak.
Alevi Felsefesine Bir Bakış Uzun bir dönem kendi içine kapalı izole bir yaşam sürdürmüş olan Aleviler, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana ilk defa kitlesel bir şekilde kendi varlığından söz ettirmeye başladı. Sivas Katliamı her ne kadar Alevilerin yakın tarihinde bir dönüm noktası teşkil etmiş olsa da, Aleviliğin 20. yüzyılın sonunda gündeme gelmesi tarihsel ve sosyal nedenlerden ötürü kaçınılmazdı. Alevi inanç ve felsefesinin öngördüğü toplumsal yaşam modeli, ilhamını siyasetten değil, doğa felsefesinden alır. Bu yüzden, o toplumun düşünsel ve felsefi gelişiminin motor gücü olarak politik devrimleri değil sosyal devrimleri görür. Yani bireyin köklü bir değişim ve dönüşüme uğramasıyla doğacak yeni insanın kuracağı toplumsal düzen. Bu düzene Buyruk’ta “erenler düzeni” de denir. Bu kentin adı ise Rıza Kenti’dir. Alevi öğretisinin özünü oluşturan insan-doğa-tanrı üçlemesi, esasen üç ayrı akımın köklü bir sentezinden oluşmuştur. Doğa felsefesi, varlık felsefesi ve mistik felsefe.
Aleviler Nereye Gidiyor?
Öğretinin ışığında, günümüzdeki Alevilere ve Alevilerin kurduğu kurumlara baktığımızda ciddi açmazlarla karşı karşıya olduklarını görmekteyiz. Bu açmazların temel nedeni tarihle bağının doğru kurulamayışından ileri gelmektedir. Sorunların üstesinden gelmek ve yeni çözümler üretebilmek için Alevi öğretisinin tarihsel ve ontolojik bağının doğru kurulmasının zorunlu olduğunu görmenin zamanı çoktan gelmiştir. Bu amaçla kurumların yeniden yapılanmaya ihtiyacı vardır. Aksi taktirde hergün daha derinden yaşanılan çözülüş ve yabancılaşma sorunu aşılamayacaktır. Yeniden yapılanma teorik ve pratik olmak üzere iki alanda da yürütülmelidir. Teorik olarak modern dünyayı kapsayan ve Alevi öğretisi açısından yeniden modern yaşamın eleştirel bir temelde yeniden kurulması kaçınılmazdır. Pratikte ise şöyle bir yol izlenmelidir:
1. Açıklık ve Yeniden Yapılanma Geleneksel kalıplarla iç içe yürüyen kabile ve aşiretçilik, yani bölgecilik yerini evrenselliğe bırakmak zorundadır. Zira, ancak evrensel boyutta Alevilik ele alındığında doğru temeller üzerine oturabilir. İkinci bir nokta ise yeni yeni yaygınlaşan ve modern kabilecilik diyebileceğimiz milliyetçi düşüncelerin terk edilmesi ve yaygınlaştırılmasının önüne geçmek. Cemiyetle ilgili bütün gelişmeler (ve yazışmalar) topluma sunulmalı ve ortak hareket edilmelidir. Aksi taktirde kapalı ve gizli yürütülen ilişkiler, hem toplumu geri bırakmakta hem de yönetimin halk kitlelerinden koparak birlik ve beraberliği tehlikeye atmaktadır. Zaten Susurluklar da kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklardan doğmaktadır. Cemiyet içinde atılacak somut adımları ana başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz:
1. Tarafsız bir komisyon kurulmalı ve bu komisyon yönetim kurulunun muhasebe işlerini (yani belgelerini) incelemelidir. Bu inceleme sonucu cemiyetin daha istikrarlı ve rasyonel bir yapılanmasının (örneğin, harcamaların düzenli ve yerinde yapılması) yollarını bulmalı, çeşitli fikirler üretmeli. 2. Kültürel ve bilimsel çeşitli çalışmalar başlatarak her insanın katkı ve desteği alınmalıdır. 3. Kütüphanelerin zenginleştirilmesi ve faaliyete geçirilmesi. Sağlıklı bir gençlik çalışması ve bu gençlere yönelik yayın faaliyetlerinin başlatılması. 4. Çeşitli alanları kapsayacak komisyon ve çalışma gruplarının oluşturulması. 5. Günümüzün toplumsal ve siyasal sorunlarına yönelik ilke ve prensiplerin oluşturulması. Bu madde çok önemlidir. Çünkü hiçbir kurumun belli bir amaç ve hedefi yoktur.
Bir Başka Açıdan Aleviler ve AB
Aleviler son yıllardaki “örgütlü” mücadelelerine, daha doğrusu kendiliğindenciliğe ve Türkiye-AB ilişkilerinin üst üste oturması sonucu Alevilerin daha iyi bir mücadele vermelerinin yolunu açtı. Sistem, düne kadar varlığını kabul etmediği Alevileri görmeye başladı. Alevilerin İslam’dan kopması maddi ve manevi olarak bir yığın şeylerin (dengelerin) yıkılmasına yol açacak.
Türkiye Nereye Gidiyor?
Türkiye’de iktidarı elinde tutanlar yeniden yapılanmanın sancılarını yaşamaktadır. Deyim yerindeyse Türkiye kültürel-ideolojik ve ekonomik temelde yeniden yapılanmanın formasyonlarını yaratma konusunda idari alandan hukuki alana, ekonomik alandan kültürel ve özellikle dinsel-ahlaki alana kadar hayatın bütün alanlarını kapsayan üst bir formasyonun temel karakterini belirlemenin çabasındadır. “Yeniden yapılanma” sözü aynı zamanda kendi içerisinde başka bir anlam taşır. Bu gizli anlam söz konusu olan kavrama bir açıklık getirir, daha doğrusu onu tamamlar. O da şudur: Yeniden yapılanma, eski yapının aşındığını, bozulmaya yüz tuttuğunu anlatır. Bu yıkılan yapının yeniden inşa edilmesi demektir. Yani yeniden yapılanma yeniden güç toplamaya, yeniden “denetimi” ele geçirme demektir. Kabuk değiştirme olarak da nitelendirmek mümkündür. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüyle başlayan macera Cumhuriyet’in kuruluşuyla yeni bir formasyon kazanmıştı. O zamana kadar ümmetçilik üzerine kurulan Osmanlı devleti siyasal anlamda olmasa da, kültürel-dinsel anlamda yönünü Arap kavimlerinin kültürüne çevirmiş ve bu kültürü kıble edinmişti. Büyük bir çöküşle tarih sahnesinden silinen Osmanlı, ümmetçiliğin çeşitli süreçlerden geçerek Batı’dan ithal edilen milliyetçiliğe (ulusçuluğa) dönüşmüştü. Bugün ise, 70 yıldan biraz daha fazla bir zaman Türkiye’de hakim olan Kemalist blok derin bir sarsıntı (bunalım ve çözülüş) yaşamaktadır. Sözü edilen bu “yeniden yapılanma” işte bu dağılan parçaları yeniden ve daha “geniş” bir yelpazede birleştirmeye çalışmanın dışavurumudur. Peki, Kemalizm neden toplumun bütün kesimini kapsamamıştır? Ya da neden bugün çeşitli çevreler Kemalizm’in aleyhine cephe almaya başlıyor? Neden Kemalizm 70 yıllık uygulamaya rağmen toplumu memnun edememiş ve bugünkü toplumsal rahatsızlıklar ortaya çıkmıştır? Ya da daha kestirme söyleyecek olursak, Batı’nın değer yargıları üzerine kurulmuş olan Kemalizm neden Anadolu’da tutmamıştır? Neden önce kültürü, uygarlığı ve halkları bağrında taşıyan Kemalizm Anadolu’da birleştirici bir öge olamamıştır? Aslında bu sorunun cevabı gayet basittir. Çünkü, Kemalizm Anadolu’nun kendi tarihsel ve kültürel yapısı üzerine inşa edilen bir idari (ideolojik ve kültürel) yapı değildir. O Arap Milliyetçiliği’ne ve bunun uzantılarına karşı Batı toplumlarının toplumsal ve kültürel formasyonunu seçmiş ve bu vesileyle de Anadolu kültürüne sırt çevirmiştir. Yeniden yapılanma işte bu yıkıntıyı yeniden tamir etmek içindir. Bu yeniden yapılanma şu iki kelime üzerine kurulmuştur: Türk ve İslam. Cumhuriyet’e sahip çıkma adı altında, daha doğrusu Kemalist ilke ve hedefleri koruma adına Türk Milliyetçiliği geliştirilmekte ve yaygınlaştırılmaktadır. Bu önerinin Anadolu’daki bütün kültür, inanç ve toplumsal katmanları içine almadığı aşikârdır. İslamiyet’e gelince; yine burada söz konusu olan İslamiyet, Sünni İslamlığıdır. Yani, modern formasyonda da olsa, ulema sınıfı ve bu ulema sınıfının devletin emrine sokulması. Kuran’ın yanı sıra Sünneti de esas alan bu İslamiyet anlayışı insanlara Sünnet diye Emevi hanedanlığının zorba ve sömürgeci yasalarını yutturmaktadır. Aslında Türk-İslam sentezi Osmanlı Devleti’nin yıkılış yıllarında ortaya çıkmış ve birçok aydını etkisi altına almıştı. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında da etkisini gösteren bu ideoloji “Türk Tarih Tezi” biçiminde ortaya çıkmıştır. Zamanla M. Kemal bu teorilerden uzaklaşmış ve Anadolu’yla yetinmeye çalışmıştır. Türk-İslam sentezi Orta Asya’daki ve Balkanlar’daki Türklerin de (aslında Osmanlı topraklarını da) göz önünde bulundurarak Anti-Komünist bir söylem üzerine kurulmuştu. M. Kemal, Sovyetlerle iyi geçinmek için Türk-İslam sentezinden vazgeçmiştir. Bugün ise dünyadaki siyasal, ekonomik ve kültürel dengeler eskiye kıyasla köklü bir değişime uğramıştır. Uzun yıllar rağbet edilmeyen (en azından devlet ideolojisi olarak, devlet nezdinde) bu ideoloji doksanlardan sonra yavaş yavaş devreye sokulmuştur. Aslında yeniden yapılanma, uzun yıllar rağbet edilmeyen Türk-İslam sentezine yeniden dönüştür. Söz konusu ideolojinin yeniden gözden geçirilerek kitlelere empoze edilmesinde göze çarpan en önemli şahsiyetlerden biri şüphesiz Yaşar Nuri Öztürk’tür. Son on yılda adından söz ettiren Y. Nuri Öztürk, bu ideolojinin yaygınlaşmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bu misyon ilerde daha iyi anlaşılacaktır. Bu süreçte Alevilerin de hızla bu dalgalara kapıldığı görünen bir gerçektir. O alanda önemli bir misyona sahip olan ve bunu çalışmalarıyla son beş yılda iyice ispat eden diğer bir şahıs da İzzettin Doğan’dır. Ne yazık ki, Alevi toplumu üzerindeki etkisi (en azından yurt dışında) her geçen gün biraz daha hissedilmektedir. Alevi toplumunda Türkçülüğe doğru bir kayış var. Bu kayış incelenmeye değer bir karakter taşımaktadır. Hangi toplumsal ve sosyo-psikolojik ihtiyaç insanları Türk-İslam sentezine yaklaştırıyor? Elbette her keskin dönemeç, bir yanıyla güçlü bir sarsıntı yaratırken, diğer yandan da güçlü bir soru sorar. O soru ki, daima bir yeniden doğuşun tohumlarını içinde saklar. Türk-İslam sentezine karşı en güçlü silah Alevilik Öğretisi’dir. Hem dünyevi otorite ve tekçiliğe karşı (milliyet ve ulusçuluğun, hatta ırkçılığın karşısına sınırlar, sınıflar ve kültürler üstü insan kavrayışıyla) karşılıklı dayanışma ve paylaşım ruhunu çıkararak insanlara yeni ufuklar açacak, hem de Ortodoks İslam’ın cennet ve cehennem arasına sıkıştırılmış paranoyak insanına karşı Enel-Hakk kavramını levha gibi karşısına dikecektir. Buna neden ihtiyaç vardır? 1. Türkiye hızla dinsel ve etnik savaşlara doğru kaymaktadır. Ekonomik ve militarist baskı toplumdaki gerilimi arttırmaktadır. 2. Tüm bu toplumsal gerilimin ardında aslında kendi “kimliğini” bulamamış bir toplumun (toplum hiçbir surette homojen değildir. Bu bakımdan da her bireyin sayısız kimliği vardır) yaşadığı toplumsal kimlik krizi yatmaktadır. Anadolu’nun gerçek anlamda yeniden ve kendi öz değerleri üzerine yapılanmasında Alevi öğretisinin önemli bir rol oynayacağı gelecekte daha iyi anlaşılacaktır. Alevi toplumunun kurumlar bazında başlattığı bu tartışmalar ve bu tartışmaların yerli yerine oturtulamamasından kaynaklanan karışıklıklar Alevi insanını bir arayışa sokmuştur. Tam da bu dönemde (yani köklü bir formasyonla yüz yüze kaldığı bu dönemde) Türk-İslam sentezine karşı güçlü bir (saldırıya) tenkite geçmek gerekir. Aynı zamanda bir manifesto niteliği de taşıması açısından özellikle şu noktalar etraflı bir şekilde ele alınmalı ve güçlü temellere dayandırılmalıdır; 1. Bugünün Türkiyesi’ni anlamak için Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş yıllarına kadar geri gitmek gerekir. 2. İki yüz yıllık aydınlanma (Batılılaşma) tarihi ana hatlarıyla ele alınmalı ve Cumhuriyet’in doğuşundan bugüne kadar geçirdiği toplumsal ve siyasal formasyon iyi bir şekilde irdelenmelidir. 3. Laiklik ile İslam arasındaki bağlara ve çelişkilere dikkat etmek ve ortak olan yanlarını da almak. 4. İslam’ın bir başka yorumu da Alevilik özgün temeli üzerine oluşturulmalı ve Ortodoks İslam’la kıyaslanmalıdır. 5. Türk-İslam sentezinin tehlikesine dikkat çekmek ve buna karşı etkin bir fesefe kurmanın anahtarını göstermek. 6. Ulus ve milliyetçiliğin karşısına kültürler üstü bir insan anlayışını çıkarmak. İslam ve diğer dinlerin Ortodoks kanadına karşı Heteredox (insani kâmil) öğretiyi dikmek.
Alevilerin Toplumsal Sorunları
İnançsal alanda olduğu kadar toplumsal alanda da Alevilerin çözülememiş bir yığın sorunları vardır. -Bir Alevi inançsal duruşu ne olursa olsun toplumsal alanda yaşadığı sorunlar hemen hemen aynıdır. Dedelerle talipler arasında fark yoktur. Bu durum en açık şekilde kendisini Alevi örgütlenmesinde/kurumsallaşmasında göstermektedir. Bunlar dört ayrı yöne ayrılmışlardır.
1. İslam’ın hakiki yorumu/özü 2. İslam’ın Anadolu yorumu 3. Dinler ve kültürler sentezi 4. Ayrı bir din
Her ne kadar inançsal alanda bir araya gelmemiş olsalar da bulunan toplumsal sorunların beraber çözümlenmesinde bir engel teşkil etmez. Öyleyse Alevi kurumları artık çözüm doğrultusunda ortak atım atmasının yollarını bulmalı ve birlik bağlarını güçlendirmelidir. İnançsal tanımda birleşmek ya da daha doğru bir formülasyon buluncaya kadar kurumlar ortak demokratik ve laik cephede birleşebilirler. Kısmen de olsa bu değerler Alevi inanç ve kültürüyle de bağdaşabilir. Din, dil, ırk, cinsiyet, millet gibi toplumsal ayrıntıların kaldırılması ve bireyin ön plana çıkarılması aynı zamanda Alevilik’teki tasavvuf inancının da gereğidir.
Alevilerin İnançsal Dirlik Sorunu Gerek Aleviliğin sözlü kültüre dayanarak yaşıyor olması ve bunun neticesinde bugünlere gelmesi önemli olmuştur. Yasakların ve baskıların bu husustaki payını unutmamak gerekir. Alevilik değişik dünya koşullarında sözlü kültürden yazılı kültür oluşturmaya ve bunun akabinde kurumlaşmaya doğru gitmektedir. Bu alanda çıkan sorunlar kendisini hem inançsal yönelimde hem de toplumsal planda ortaya koymaktadır. İnançsal alandaki sorunlarını Alevilik tarifinden yola çıkarak anlatmaya çalışacağız. Önümüzde şu tanımlar durmaktadır:
- Alevilik İslam’ın özüdür - Alevilik İslam’ın Anadolu yorumudur - Alevilik bir dinler ve inançlar sentezidir - Alevilik kendine özgü bir dindir
Günümüzdeki Aleviliği tanımlama konusundaki tartışmaları tasavvuftaki “Filler ve Körler” hikayesine benzetmek mümkündür. Alevilik tanımları kişinin ilgi alanına göre değiştiği için, bu dört ayrı tanımı da haklı (kısmen) çıkaracak dayanaklar vardır. Ancak en doğrusu onu bütünlük içerisinde ele alarak “parçaların bütünle olan bağı” doğru kurulmalı, bütün değerler öze “tasavvufa” entegre edilmelidir. Alevilik, diğer dinlerin sahip olmadığı bir imkâna sahip, sürekli bir organizma gibi gelişebilen bir doğaya sahiptir.
Aleviliğe Bulunamayan Kılıf
Bu defterde yer alan yazılar, Vahdeti Vücud felsefesinin farklı bir boyutta yeniden yazımı için birer yardımcı – notlar niteliğindedir. Bu notlar kıvamına erdiği zaman yazıya dökülecektir. Biz bu yazıları 12 sayılık bir broşür dizisi olarak tasarladık. Elbette, Vahdeti Vücud gibi oldukça külliyatlı ve ele avuca sığmayacak kadar geniş açılımları olan bir konuyu 12 sayılık bir diziye sığdırmak mümkün değildir. Ama biz yine de, ayrıntılarıyla olmasa da ana hatlarıyla bu konuyu işlemeyi gerekli gördük. Tasavvuf felsefesinin yeterince bilinmeyişi ve onun engin ve evrensel bilgi yüklü kavramlarının rastgele kullanılarak içeriğinin boşaltılması, neredeyse, günümüzde moda haline geldi. Çeşitli kavram ve değerlerin çıkar ilişkilerine alet edilmesi bizi kızdırmıyor, sadece, üzerinde düşünmeye sevk ediyor. Yayınlamayı düşündüğümüz broşürler dizisi aynı zamanda bu sessiz düşünmenin bir dışa vurumudur. Tasavvufun doğuşu, insanın bir varlık olarak kendini sezmesi ve uçsuz-bucaksız evren içindeki sürüp giden yaşamına bir anlam yükleme ihtiyacıyla doğrudan alakalıdır. İnsan bir kere kendi varlığını keşfetmiştir, bunu görmezden gelmesi artık mümkün değildir. Geriye, bu insan ruhunu alev alev yakan varlık sorusundan kurtulmak için onu bastırmak ya da onu tamamen bilinç düzeyine çıkarmak kalıyor. İşte, tasavvuf zor olanı, yani ikinci yolu seçiyor. Hz. Ali’nin “her kap kendi hacmi nisbetinde su alır” ilkesinden hareket ederek, bizler de tasavvuf ilmini idrak edebildiğimiz ölçüde dile getirebileceğimize inanıyoruz. Tasavvuf ilmini milliyetçi ya da dinci bir potada eritmek isteyen insanların sayısı ne kadar fazla olursa olsun buna hiçbir zaman muvaffak olmaları mümkün değildir. Çünkü, tasavvuf ilmi güneşe benzer, onu balçıkla sıvamaya kalkmak ancak insanı delalete düşürür. “Hakikatle savaşanlar harab olurlar” sözü bu gerçeği sarsıcı bir mecazla dile getirir.
Aleviliğin Farklı Tanımları ve Bu Tanımların Gerisinde Yatan Nedenler Alevi öğretisi hakkındaki yorumları şu dört temel grupta toplamak mümkündür. Bu dört ayrı akım Alevilik yorumunda birbirlerinden köklü bir şekilde ayrılırlar. Yorumdaki farklılık pratikte de farklı amaçlar doğurmaktadır. Bu yorum farklılığının arkasında yatan sebepler, daha çok, içinde bulunduğumuz zaman diliminin kültürel, sosyal ve siyasal yapısıyla doğrudan alakalıdır. Alevilik araştırmaları yapan yazar ve çizerler, önyargısız ve çıkar kaygısından uzak bir yaklaşım sergileyemediklerinden dolayı, Alevilikte, siyasal ve ekonomik sömürüye maruz kalmaktan kurtulamamıştır. Bugün toplum nezdinde yaşanan karmaşa ve kısır döngüler bu samimiyetsizliğin dolaylı ürünleridir. Alevi öğretisini bir ahlak ve yaşam felsefesi biçiminde ele alan ve onu her türlü nefs ve hırs garabetinden ayrı tutmaya özen gösteren insanların bu görevi yüklenmeleri kaçınılmaz olacaktır. Yazımızın bu bölümünde, Alevilik yorumlarının nedenlerine ve bunların güncel hayattaki etkilerine değinmeye çalışacağız. Alevi kurum ve kuruluşları arasındaki kısır döngü ve çelişkilerin aslında Alevi öğretisinden kaynaklanmadığını, bu kısır döngülere yol açan sebeplerin topluma dışardan (öğreti dışından) şırınga edildiğini anlamak pek o kadar zor değildir.
Alevilik Türk Boylarının Bir İslam Yorumudur Doğu toplumları gibi Osmanlı toplumu da sosyal yapısını ve bu yapıya yön veren içtimai, iktisadi, kültürel ve geleneksel akide ve kuralları “ümmetçiliğe” dinde kardeşlik ilkesine dayandırmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde yaşayan herkes padişahın tebası, yani kulu idi. İdarenin insan ayrımı din bazında kendini göstermekteydi. Osmanlı İmparatorluğu, İslam’ın Sünni yorumunu benimsemiş tüm insanlara aynı mesafede durmaktaydı, köken ve kan bağı önemli bir rol oynamaktaydı. Fransız Devrimi’yle birlikte Batı toplumlarında ortaya çıkan ulus-devlet (yani uluslar üzerine inşa edilmiş devlet) fikri hızla yayılırken yeni devletler doğmaktaydı. Bu da krallık ve feodalitenin yavaş yavaş tarih sahnesinden silinmesi demekti. Artık yeni kurulan devletler kendi sınırları içerisindeki insanları teba değil yurttaş olarak göstermekteydi. Ulus kavramı üzerine oturan devlet her yurttaşına eşit mesafede durmak için hukuk sistemini kurmuştur. Osmanlı İmparatorluğu içindeki farklı “milletler” kendi ulusal değerleri üzerine bir devlet inşa etmeye yönelince Osmanlı İmparatorluğu da Balkanlar’dan başlayarak Anadolu’ya, Libya’dan Mısır’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada çöküntüye uğradı. Cumhuriyet Anadolu’nun Batılı devletler tarafından paylaşılmaya başladığı bir kargaşa içerisinde fikir olarak doğmaya başladı. İttihat ve Terakki Hareketi’nin öncü kadroları kitle üzerinde iyi bir etki kurarak Cumhuriyet’i kurmayı kolaylaştırmışlardır. Uzun bir seferberlik ve diplomasi çalışması sonucu kurulan Cumhuriyet’te bir devlet olarak, tıpkı Batılılar gibi bir ulus üzerine inşa edilmeliydi. Atatürk, gerektiğinde şiddet ve otoriteye dayanarak Anadolu toplumlarını bir ulus haline getirmeye çalışmıştır. Dil birliği, toprak birliği, kültür birliği ve ruhi şekillenme birliği ilkesine dayanan ulusçuluk (milliyetçilik) doğası gereği toplumu daha iyi yönetmek için onları ortak değerler etrafında toplanmaya çalışır. Bu da birçok kültürel, inançsal ve geleneksel farklılıkları ortadan kaldırdığı için toplumu tektipleştirir. Atatürk de nitekim ulusçuluğun doğası gereği bu yöntemleri uygulamak zorundaydı. Batı’nın kültürel yaşamı pek irdelenmeden, Anadolu insanına uyup uymadığı pek dikkate alınmadan uygulandığı için Atatürk’ten 20 yıl sonra devlet modelinde bir çatlak ortaya çıkmıştır. 50’li yıllarla birlikte çok partili sisteme geçen Türkiye önce Batı’ya daha sonra ise Amerika’ya bağlanmaya başlar. Sovyetler’e karşı Amerikan’ın bir piyonu haline gelir. Atatürk dönemine tekrar dönersek, Atatürk’ün Milliyetçiliği’nin Türk-İslam sentezcilerinin Milliyetçiliği’nden önemli noktalarda ayrıldığını görürüz. Atatürk, bir Türk toprağı olarak gördüğü Anadolu’yu elden çıkarmamak ve toplumun geleceğini maceraya atmamak için fetihçi ve talancı Milliyetçilik anlayışına karşı Türklerin Anadolu’daki tarihini, büyük bir medeniyet kurmuş olan Sümerlerin Anadolu’daki kalıntılarına bağlıyordu. Türk insanının binlerce yıllık göç macerasının bitmesini ve yerleşik düzene geçmesini istiyordu kısacası. Bunu yaparken ne yazık ki, Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli ve daha nicelerinin yarattığı geniş felsefe ve düşünceden pek yararlanma gereği duymamıştır. Diyanet kurumları kurulurken, Alevi tekkeleri kapatılmış ve dergahtaki bütün eşyalara el konmuştur. Atatürk’ün Milliyetçilik anlayışı kan bağına ya da ırka değil, kültür ve düşünceye dayanmaktadır. Türklük anlayışı devletin resmi ideolojisinden ibaret olduğu için Hacı Bektaşi Veli ve etrafındaki Türkmen boylarının kültürel ve inançsal yapılarıyla uzaktan yakından hiçbir alakası yoktur. Zaten bir ideoloji olan Milliyetçilik Batı dünyasında bir siyasal ideoloji olarak ortaya çıkmıştır. Ulusal değerlerin oluşması ve azınlıkların asimile edilmesi birbirleriyle doğrudan bağlantılıdır. Biri diğerinin ön koşuludur. Cumhuriyet’in Kürtlerle olan sorununun önemli bir bölümü ulus sorunundan doğmaktadır. Dil ve tarih kurumları ulusal standartlar yaratmanın vazgeçilmez bir aracıdır. Dilin kültür oluşumundaki rolü bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Ulusal değerler yaratmanın yolu ulusal bir dil yaratmakla mümkündür. Kırsal alanlarda yarı yerleşik yarı göçebe konumunda yaşayan Aleviler, Osmanlı devletinin çöküşünü, üzerlerindeki şeriat baskısının azalmasıyla fark ettiler. Sadece katliamdan katliama göz göze gelen Osmanlılarla Aleviler genelde birbirinden uzak yaşamaktaydılar. Osmanlı İmparatorluğu’nun paldır kültür çökmesiyle ortadan kalkan baskının-gerilimi Alevilerin düşüncelerinde bir belirsizlik durumuna yol açmıştır. Dış dünyayla genelde bağı kesik olan Alevi toplumu Cumhuriyet’in nasıl bir idari sistem olduğunu tasavvur edemezdi. Dergah ve tekke çevresindeki insanların bir bölümü Atatürk’ü müttefik olarak görmeye başlar. Atatürk’ün Bektaşilere çeşitli vaadlerde bulunduğu (dergah yaşamının serbest edilmesi, inanç ve ibadet alanında geniş özgürlük ve destek vaadinde bulunduğu ve hatta kimi Bektaşilerin buna rağmen kuşku duyduklarını gösteren birçok belge mevcuttur.) bilinmektedir. Yine aynı dönemde, yani Cumhuriyet’in ilk yıllarında Fuat Köprülü’yü Orta Asya Türklerini araştırmakla görevlendirir. Devletin sunduğu geniş (sınırsız) olanaklardan yararlanarak etrafına bir ekip kuran Fuat Köprülü, Atatürk’ün de isteği doğrultusunda Aleviliği bir Türk dini olduğu tezini ortaya atmıştır. Bundan maksat Anadolu’daki Arap gelenek ve dini akidelerinin etkisini kırmaktır. Alevilerin Atatürk’e sıcak bakmalarının nedeni şeriat belasından kurtulmuş olmalarından kaynaklanmaktadır. Fuat Köprülü, Bektaşilik üzerindeki araştırmalarında Anadolu Aleviliği’nin kaynağı olarak Orta Asya’yı (Maveraünnehir) göstermeye oldukça gayret sarf etmektedir. Eski Türklerin dini olan Şamanizm’in birçok motiflerinin Alevilik’te (kültürel ve kılıflı bir şekilde dinsel alanda) halen mevcut olduğunu ileri sürmektedir. Dedeliğin –Dede Korkut’tan, sazın-kopuzdan, semahın-kötü ruhları kovduklarına inandıkları ateş etrafındaki seramoniden, Hz. Ali’nin-eski Türkler’in dinindeki Gök Tanrı’dan türediğini iddia etmektedir. Devletin bilim adamı olduğundan dolayı kimi Batılı bilim adamlarını dahi “Alevilik Türk dinidir” tezini kabul ettirebilmiştir. Kendisinden sonra ise birçok araştırmacı bu tezleri desteklemeye ve savunmaya devam etmiştir. Görüldüğü gibi, Aleviliğin bir Türk-İslam sentezi olduğu düşüncesi ta Atatürk dönemine dayanmaktadır. Bugün bu tezler diğerlerine nazaran daha çok rağbet görmektedir. Bunun nedenini ileriki sayfalarda ele alacağımız için burada ayrıntılarına girmeyeceğiz. Yalnız bu tezin tutarsızlığına dair iki noktayı belirtmekle yetineceğim. Birincisi, milliyet ve ulus kavramları Alevi felsefesinin insan ve doğa anlayışıyla uyuşmamaktadır. Zira, O, insanları, hatta bütün canlıları bir bütün olarak görür. Ondan ötürü de Türk, Kürt gibi ulusal kavramlar Alevilerde Cumhuriyet öncesi hiç olmamıştır. 72 millete aynı nazar ile bakan, hoşgörülü ve sevgi dolu bir felsefi anlayışın ortaya çıkardığı insan, hiçbir ırki, milli, cinsi gibi suni ayrımlara meyletmez. Zaten ulus ve millet kavramları ve bu kavramlar etrafında tartışma geleneği Alevi toplumuna dışardan dayatılmıştır. Keza, Alevilerin İslam olup olmadıkları tartışması da öyledir. Hiçbir Alevi 60’lı yıllara kadar Alevilik İslam mıdır değil midir gibi bir soruyu kendine sorma ihtiyacı duymamıştır. Oysa bugün karşımıza Yunus Emre ve Hacı Bektaşi Veli, ulusal motifler içerisinde sunulmak istenmektedir. Atatürk’ün kimi çevreler tarafından Hacı Bektaşi Veli ya da Mehdi olarak lanse edilmesi, insan üstü donanımlara sahip olan bir ulusal kahraman yaratma gayretinden doğmuştur. Bunların büyük bir bölümü 60’lı yıllardaki yoğun propaganda ve aldatma çalışmalarının ürünüdür. Aleviliğin yeniden gündeme gelmesi ve bir toplumsal hareket niteliği kazanması birçok çevrenin iştahını kabartmıştır. Aleviliğin İlmi Boyutları ve Bunların Çağımızdaki Olası Açılımları Üzerine
Çıkışında (Sivas Katliamı’ndan bu yana) trajedi olduğu için Alevilik de ister istemez bir duygusal hareket olarak gündeme gelecekti. Başka türlü olması eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu yüzden bir tepki hareketi olmaya baştan mahkumdu. Ancak süreç içerisinde doğru adımlar atılmış olsaydı elbette Alevi hareketi bugün çok daha ileri bir safhada olabilirdi. Duygusal bir hareket eğer serpilip gelişme imkanı bulabilirse, bir tepki hareketi olmaktan çıkıp, bilince, özgüvene ve sağduyuya dayanan bir gelişme seyri izleyebilir. Aksi durumda duygusal-tepkisel bir hareket kendini aşamadığı noktada daha geriye gidip sonunda bir kimlik bunalımıyla son bulur. Kurumlaşma alanlarında yaşanan sarsıntılar, bunalımlar ve kısır döngüler Alevi kurumlarının henüz örgütlenemediğine bir işarettir. Bölünmemiş ya da bölünme tehlikesiyle başbaşa kalmamış bir Alevi kurumu hemen hemen hiç yoktur. Yüzyıllarca kapalı toplum hayatı sürdüren Aleviler, 20. Yüzyılın ikinci yarısından sonra yavaş yavaş kentlere göç etmeye başlamışlar ve yeni bir toplumsal yapıyla birlikte yeni sorunlarla karşılaşmışlar. Bu değişim, özetle söyleyecek olursak geleneksel sözlü kültürden yazınsal alana geçişle başlamıştır. Yeni hayat Alevileri biraraya getirmiştir. Aleviler yüzyıllarca “merkezi otoritenin” baskısından dolayı kırsal ve ucube köşelere çekilmişler, kendi içsel sorunlarını kendi oluşturdukları değerler çerçevesinde çözerek yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Dedeler, Babalar, dervişler ve ozanlar aracılığıyla birbirlerinden haberdar oluyorlar ve ayrı ayrı köşelerde yaşamış olmalarına rağmen inanç ve kültür birliği etrafında toplanmışlardır. Dönem dönem alevlenen baskı ve katliamlara uğramışlar fakat bu durum onları geriletememiş, tam aksine, onları geliştirmiş, dervişler, ozanlar ve Babalar vasıtasıyla yer yer karşı duruşlar sergilemişlerdir. Bu yüzden Alevilerde tasavvufla isyan hep iç içe olmuş ve iç içe gelişmiştir.
Alevilik’te Kuran 1. Alevi inancı Kuran’a bakarken Hz. Ali’nin yorumunu esas alır. Bu yorum tasavvufi bir yorumdur. 2. Hacı Bektaşi Veli, Kuran’ı konuşan insan olarak niteledi ve daha sonra gelen Sufi ve ozanlar bu yorum üzerine felsefelerini ve inançlarını bina etmişlerdir. 3. İnsan, Erenlere göre neden Kuran’dır? Çünkü O’nun özünde Allah vardır. Allah onun iç âleminde zuhur eder.
Musahiplik Nasıl Olmalı Tarihe yüzlerce yıllık bir zaman diliminden bakacak olursak, Alevilerin karşılaştığı her türlü olumsuzluklara rağmen yine de bir birlik arayışı içerisinde olduklarını görebiliriz. Kendi aralarındaki kısır döngüler ve toplumsal açmazların kıskacında çekişiyor olsalarda bunun sonsuza dek süreceğine inanmak elbette mümkün değil. Bugünün yıkıntıları gelecek nesiller için önemli deneyim olacaktır. Sırf bu bile gelecekten umutlu olmamız için yeterli bir nedendir. Fakat Alevilerdeki bu uyanış ister istemez kimi çevreleri rahatsız etmekte ve Aleviliğin bu yükselişi karşısında “paniklemekte”dirler. Türkiye ölçeğinde ele alırsak bu uyanıştan rahatsızlık duyan çevrelerin başında Ortodoks İslam ve Milliyetçi akımlar (Kürt ve Türk Milliyetçileri) gelmektedir. İslami çevre gerek teorik-düşünsel temelde, gerekse pratik temelde Alevileri kendi istedikleri bir İslam şemsiyesi altına sokmaya çalışmaktadırlar. Asimilasyonu dayatan Sünni İslam’ın yanısıra, Milliyetçi akımlar da Alevileri milliyetlere bölmek istemektedirler. Kısacası, Alevi toplumu günümüzde hem asimile edilmek istenmekte hem de çeşitli gruplara-akımlara bölünmeye zorlanmaktadır. Alevilerin gündeminde olan konuların büyük bir bölümü son 10 yıllık bir zaman diliminin ürünüdür. Atatürk ve bayrak, İslam içi mi İslam dışı mı, Sağ mı Sol mu, Türk mü Kürt mü, tartışma konuları bu zaman diliminde ortaya çıkmıştır. Bektaşilik ve Dedelik konusundaki tartışmalar da bu yakın zamanda Alevilerin gündemine yerleşmeye başlamıştır. Alevi toplumunu bu yönde (yani birliğe değil parçalamaya-ayrışmaya doğru) tartışmaya iten sebepler tarihsel ve toplumsal olduğu kadar siyasal nedenlere de dayanır. Esasen, Bektaşilik-Dedelik tartışmalarının dinsel içerikli yanı mevki ve post hırsından doğmakta ve bu hırsı meşru kılmak için bazı görüşler ileri sürülmektedir. Bu durum aynı zamanda üstü kapalı bir milliyet kutuplaşmasının dinsel motiflerle süslenmesinden başka bir şey değildir. Daha açıkçası “yol mu ulu, soy mu ulu” anlayışı etrafında dönmektedir. Başka bir sözle ifade etmek gerekirse, inanç mı (yani yol mu) ulu, milliyet-ırk mı (soy mu) ulu biçimindedir. Bu tartışmalar ortaya konabilecek olan bir anlatımın farklı versiyonlarıdır. Bektaşilerin soy güden dedeler karşısında “Dikme Dede” olarak ifadelendirilmesi son zamanlarda yaygın olanıdır. Alevilerin yüzyılar içerisinde oluşturdukları toplumsal kurumların önemli bir bölümü kaynağını inançtan almaktadır. Cem ve musahiplik bu türden kurumlardır. Hatta etiğe yönelik toplumsal normlar bile kaynağını inançtan almaktadır. Örneğin, “Eline, diline, beline sahip ol” ilkesi adaletli toplum yaratma konusunda bir bilgiyse, insanın nefsine sahip olmak ve kâmil insan olmak yönünde de bize ışık tutar. Yazımızın bu bölümünde musahiplik üzerine geleneksel düşünceyle tasavvuf düşüncesi arasındaki farkı ortaya koymaya çalışacağız ve bu vesileyle bir sonuca varacağız. Geleneksel inanca göre musahiplik, Peygamber’le Ali’nin cemaat önünde kardeş oluşlarıyla başlamış. Daha sonra bu gelenekselleşmiştir fikri pek yaygındır. Oysa Anadolu’da uygulanan musahiplik geleneğine göre musahip olanlar belli bir göbek birbirleriyle yakın akrabalık kuramaz. En az 7 göbek böyle aradan geçmesi lazım. Bu düşünceye göre bakarsak Muhammed’le Ali’nin musahipliği bizim Anadolu’daki musayiplik ilkelerine uymamaktadır.
Alevilik Nedir?
Aleviliğin bütün değer yargıları kemalete eren insanların içsel dünyalarının dışa yansımasından doğmuş ve yüzyıllar boyu toplumu etkileyerek etrafında toplamıştır. Bugün Alevi felsefesi deyince aklımıza hemen kâmil insanların yaşam öyküleri ve düşünce evrenleri gelir. İçsel evrenlerin zahirde vücud bulup ete kemiğe bürünmesinin felsefesi olan tasavvuf Alevi Öğretisi’nin temel direğidir. Eğer tasavvufu İslam dünyasında ortaya çıkaran mistisizmin bir başka boyutu olarak ele alırsak, tarihsel anlamdaki İslamiyet’i kendinden önceki tek Tanrılı dinlerin en üst düzeyde bir (sentezi) tevili olarak görmek pekala akla yatkındır.
Alevilik Nedir? Son dönemlerde Alevilikle ilgili yüzlerce kitap, makale, araştırma ve etüt çalışmaları yayınlandı. Bu çalışmaların çoğu Alevi kökenli olmayan ya da Alevi kültürünün dışında yaşayan araştırmacı ve yazarlar tarafından kaleme alındı. Bundan dolayı Aleviliğin binbir tanımı ortaya çıktı. Sözkonusu olan Alevilik yorumları büyük oranda birbirleriyle çelişmekte ve farklı kaynaklara bağlanmaktadır. Yeniçeri Ocağı’nın resmen kaldırılıp peşinden de yoğun bir Bektaşi (Alevi) katliamının yapılmasıyla başlayan baskı dönemi yerini Alevi toplumunun uzun bir sessizlik dönemine bırakmıştır. Cumhuriyet’in kurulmasıyla başlayan Alevi toplumunun kurtulma umudu, kısa sürede yerini hayal kırıklığına bırakmıştı. Alevi toplumunun liderleri konumunda olan Bektaşi Babaları ve diğer Alevi Dedeleri, Cumhuriyet’in kuruluşu öncesinde verilen sözlerin yerine getirilmemesi karşısında Atatürk’le ilgili gerçek bakış açılarını daima takiye etme yolunu seçmişlerdir. Bunu o dönemin Bektaşilerle ilgili tarihi belgelerinden anlamak mümkündür. Yine Alevilerin Atatürk dönemindeki sosyolojik ve kültürel yargılarına baktığımızda Alevilerin şehirlere inmediklerini görürüz. Dergah ve tekke faaliyetlerini, cem törenlerini, 90’lı yıllara kadar sürekli bir gizlilik içerisinde yapmaya özen göstermişler. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından 90’lı yılların başına kadar devlet ve hükümet tarafından Aleviliğe sıcak bakılmamıştır. Cem dahi resmen (1924’ten itibaren) yasaktır. 60’lı yıllarda başlayan kırsal alandan kente olan göç Alevi toplumunu da etkilemiştir. Bu göçün arkasında ekonomik ve siyasal politikaların doğrudan etkileri yatmaktadır. 90’lı yıllardan sonra köklü değişiklikler başladı, dünya genelinde. Bu değişim rüzgârları dünya genelindeki sınıf savaşları kutuplaşmaları yerine etnik, dinsel ve milliyetçilik biçiminde somutlaşan kutuplaşmalara bıraktı. Sanayi toplumları dışındaki toplumlarda yükselen dinsel ya da etnik aidiyet duygusu, aynı zamanda, Batı toplumunun yaydığı modernist kültür ve ideolojiye karşı bir tepkiden doğmuştur. Bu bakımdan, tepki duyduğu şeyin kimi özelliklerini farkında olmadan dokusuna katmıştır. Dünya dengelerinin herhangi bir bölgede değişmesi kaçınılmaz olarak genel dengeyi de etkiler. Dinsel arayışların Batı dünyasının insanlarını da derinden etkilemeye başladığını görmekteyiz. İşte böylesi bir süreçten geçen dünya düzeni, dinsel bir kimlik olarak algılanan Aleviliğin uzun yılları kapsayan suskunluk dönemini sona erdirerek onu tekrar tarih sahnesine taşımıştır. Artık sözü “Alevilik” söyleyecektir, çünkü o da diğer akımlar gibi yüzyıllık uykusundan uyandırılmış, zamanın akışı içerisinde tarihin akışına yön vermeye başlamıştır. Beklenmedik bir anda dağılan baskı ve abluka, doğası gereği, Alevi toplumunda bir bilinmezlik, bir “akıl tutulması” ve bunların etkisiyle bir “geçici hipnoz” durumu ortaya çıkarmıştır. Alevilerin bu “toplumsal hipnoz” durumundan yararlanmak isteyen insanlar, tahmin edilemez kariyer ve mülk edinme hırslarını doya doya tatmin etme imkanı bulmuşlardır. Fakat, yaz yağmuru gibi, bu da geçip gitmek üzere. Aleviler, bugün hızla bir yol ayrımına doğru gitmekteler. Bu aynı zamanda, sosyal ve ekonomik temellerden dolayı farklı Alevilik yorumlarının bir çarpışması sonucu da ortaya çıkan ayrılıktır. Alevilik konusundaki farklı yaklaşımlar araştırmacı ve yazarların sosyal ve siyasal plandaki bireysel görüş ve tutumlarından ileri gelmektedir dersek pek de yanlış bir şey söylemiş olmayız. Zira, Aleviliği inceleyen yazarların büyük bir bölümü “objektif” (tarafsız – önyargısız, abartısız) olma özelliğini koruyamamaktadırlar. Lakin yine de araştırmacıların tümüyle yanıldıklarını ileri sürme gafletine de düşmemek gerek. Ancak Aleviliğin tartışılır bir duruma gelmesinde önemli katkılarda bulunduklarını söylemek aynı zamanda bir gerçektir. Biz de, Hz. Ali’nin “Her kap kendi hacmince su alır” sözlerinden yola çıkarak, Aleviliği, idrak edebildiğimiz oranda ana hatlarıyla dile getirmeye çalıştık.
Alevilik Nedir? Bir şeyin ne olduğunu bilmek için o şeyin özünün (temel yapısının, çekirdeğinin) ne olduğunu bilmemiz gerekir. Alevilik nedir? biçimindeki yaygın soruya verilen cevaplar o kadar çoktur ki, bunların derli toplu bir tasnifini yapmak dahi neredeyse olanaksızdır. Örneğin, bir mezheptir, bir dindir, bir doğa dinidir, bir heteredoksidir, bir senkretizmdir, üstü kapalı bir siyasal harekettir, bir ahlak anlayışıdır, Ateizmdir, Anadolu’nun ilkel Marksizmi’dir, Türk dinidir, Şiilik’tir, Şamanizm’dir, Sünni hayattan beslenen fakat zamanla bozulan bir İslam’dır, Anadolu İslamı’dır, Zerdüşt kökenlidir… Bunların listesini daha da uzatmak mümkündür. Bu denli farklı ve birbirine taban tabana zıt olan yorumların ortaya çıkması, tamamen metodolojik yaklaşımdan yoksunluğu göstermektedir. Oysa, Alevilik nedir? gibi muallak bir soru yerine, Aleviliğin özü nedir? diye bir soru sorulsaydı ortaya bambaşka bir sonuç çıkacaktı. Bizce eksik olan şey bu sorunun sorulmamış oluşudur.
Burjuva Sosyolojisi Olarak Marksizm
Tarihin sonsuz dönemecinde, kültürel ve toplumsal değerlerin binlerce yıllık birikimi sonucu ortaya çıkan sayısız medeniyet ve doğal yaşam biçimleri, bugünün Batı toplumlarında son şeklini alan ve aynı zamanda endüstri toplumları olarak da tanımlanan modern yaşam tarzı tarafından acımasız bir şekilde bertaraf edilerek tarih sahnesinden silinmek istenmektedir. Bütün dünya uygarlıklarını dev bir kasırga gibi kendi içine çeken ve erdem, ahlak, hoşgörü, sevgi gibi insanı insan yapan değerleri anaforlarının azgın girdabında tarumar ederek geride korkunç bir enkaz bırakan modern toplumun, kadim uygarlıkların üzerine çöken tarihsel bir karabasan olduğu pek anlaşılamamış, özellikle, “üçüncü dünya” diye tanımlanan toplumların “aydınları” tarafından uzun yıllar uygarlığın ölçüsü olarak görülmüş ve ateşli şekilde savunulagelmiştir. Dün olduğu gibi bugün de, bu kraldan fazla kral kesilen aydınlar camiasında kayda değer herhangi bir değişme yoktur. Görünen odur ki, bu ürkütücü tablo uzun bir zaman daha böyle kalacağa benzemektedir. Onlar, kendi toplumlarının tarihsel ve kültürel zenginliklerini endüstri şuurunun etkisi altında irdeledikleri için binlerce yıllık medeniyetlere hiç tereddüt etmeden “ilkellik” damgasını vurmakta ve egemen kültürün ideolojik söylemleri olan çağdaşlık, laiklik, evrensellik, modernlik, ilericilik gibi endüstri toplumlarının temel kavramlarını Devlet Senfoni Orkestrası gibi hep bir ağızdan avaz avaz söylemeye devam etmektedirler. Ortaçağ kavimleri üzerinde vaktiyle bir hayalet gibi dolaşmış olan kilise ve ruhban sınıf, Ortaçağ’ın aydınlığını boğarak toplumun bütün kesimini totaliter bir yöntemle kendine bağımlı kılmış ve her türlü insani değerleri acımasızca Tanrı adına boğmuştu. Kilise’nin ideolojisi bireyin irade ve özgürlüğünü şiddetle yadsımış ve tüm beşeri varlıkların insan biçimli (antropomorfik) Tanrı’nın külli iradesine tabi olmaktan başka bir çıkar yolunun bulunmadığını öğütlemiştir. Tabii ki, Tanrı’nın adında sembolleşen ve bireysel özgürlük ve iradeyi kıskıvrak bağlayan merkezi otoriteye karşı direnen nice Prometeuslar Tanrı’dan ateşi çalıp insanlığa armağan ettikleri için ateşle cezalandırılıyorlardı. Panteist dünya görüşünü (aynen Hallac-ı Mansur gibi) savunduğu için doğal olarak kilisenin gazabına uğrayan Goordion Bruno, haklı olarak, Ortaçağ’ın bütün Prometeuslarının prototipi olacaktı. Ne var ki, her özgürlük savaşçısının başına gelen korkunç yazgı onun da başına gelecekti. Tahakkümün el değiştirilmesine indirgenerek yozlaştırılan devrim kavramı özgürlükle aynı yazgıyı paylaşacak ve kilisenin yıkılmasıyla doğan boşluğu modern toplumun temelini oluşturan rasyonalizm vebası, hem de Bruno gibi gerçek özgürlük savaşçılarını kendine bayrak yaparak onu “aydınlanma” savaşçısı hanesine kaydedecekti. Kilise’nin Tanrı kavramında sembolleştirdiği otoriteyi basit bir manevrayla tersine çeviren rasyonalistler, bu seferde bireysel özgürlük ve iradeyi daha sinsi bir biçimde yadsıyarak “tarihsel ve bilimsel zorunluluk” diye uydurdukları yeni türden bir totalitarizme endeksleyerek ferdin hürriyetini kökten yadsımışlardır. Hayatın her geçen gün biraz daha merkeziyetçiliğin tahakkümüne bağlanarak anlamsızlaştığı ve rengini yitirdiği modern toplumda Ortaçağ’a kıyasla insanlığın daha büyük bir kriz içerisinde olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Ortaçağ’da toplumun bütün katmanlarına ve ilmi değerlerine hakim olan papazlar, bugün yerlerini bir avuç ayrıcalıklı akademisyene bırakmışlardır. Özgürlük epistemolojisinin en güçlü temsilcisi olan K.P. Feierabend’in deyimiyle, “akademisyenler, hayatın tüm kilit noktalarını denetleyen ve toplumu bir labaratuvar gibi kullanarak insan mühendisliği yapan çağdaş papazlardır.” Kendi toplumsal formasyonunu Ortaçağ karşısında ilerici olarak takdim eden rasyonalistler, uygarlığın ölçüsü olarak üretim biçimini ön plana çıkararak Ortaçağ’ı “karanlık” kendi çağlarını “aydınlık” diye tanımlarken aslında bir şeyi görmemezlikten gelerek atlamak zorundaydılar, aksi takdirde, aynı hamam aynı tas olduğu, sadece tellakların değiştiği gerçeği ortaya çıkacaktı. Rasyonalist düşünme biçiminin zorunlu bir ürünü olarak ortaya çıkan burjuvazi, “aklın yolu birdir” gibi merkeziyetçiliğe ve bilgiyi elinde tutan akademisyenlere itaat etmeyi meşrulaştıran ideolojik söylemleri herdaim egemen kılmaya çalışırken, yüzlerce kültürel ve felsefi zenginliği tektipleştirip kendi kültürel formasyonuna uygun bir hale getirerek özgün dinamiğini boğduğu gerçeğini göz ardı etmeye çalışır. Tarihsel ve sosyal değişim-dönüşümleri rasyonalist usun tek tipçi ve tek doğrucu yöntemleriyle açıklamaya çalışan burjuvazi ya da geniş anlamıyla modernistler, doğası gereği, her türlü farklı ve aykırı sesten ürker ve onu ehlileştirmek için ne lazımsa derhal yaparlar. Tez-antitez-sentez gibi üç aşamadan malül olan rasyonel usun doğası, ilerlemeci ve ona endekslenmiş evrimci şuurla birleşince, bugün modern toplumların temel düşüncesi olan, Hegel ve daha sonra Marks tarafından (Tarihsel Materyalizm adı altında) mükemmelleştirilen Diyalektik Kuram ortaya çıkar ki, aynı zamanda, diyalektiğin bu tür yorumu hem dogmatizmi ve totaliterizmi doğurmuş hem de onları meşrulaştırmıştır. Bugün iflasın eşiğine gelmiş olan totaliter ve dogmatik Batı biliminin (özellikle tarih biliminin) temeli de yine bu tür (Hegelci) diyalektik üzerinden yükselir. Burjuvazinin bu tür diyalektiği kendine bayrak yapmış olmasının nedeni, kadim uygarlıkları tez ve anti-tez mahiyetinde ele alırken kendisini onların bir üst ve üstün aşaması olan sentez olarak görür. Burjuva tarihinin de ispatladığı gibi, aslında her sentez, kendinden önceki tez ve anti-tezlerin budanarak tek bir potada eritilmesinden başka bir şey değildir. Aslında bu süreç ne doğanın ne de toplumun akışının zorunlu diyalektiğidir. Bu tür diyalektik anlayış ancak ve ancak otoriter ve totaliter sistemlerin kendi tahakkümünü meşrulaştırmasının ve bunu tarihin bir zorunluluğu olarak kitlelere yutturmaya çalışmasının bariz bir yalanıdır. (Yerimizin sınırlı olması, daha fazla ayrıntılarına girmemize ne yazık ki meydan vermemektedir. Daha teferruatlı bilgi edinmek isteyenlere, Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden olan T. Adorno’nun eserlerini öneririm.) İşte, liberaller, Marksistler, Sosyal Demokratlar hatta yer yer dinci ve faşist akımlara kadar tüm modernist akımların öve öve bitiremediği ve uygarlığın miladını başlatarak kutsadıkları “Aydınlanma Çağı” burjuva değerlerinin tüm dünyayı ele geçirerek pervasızca kadim uygarlıklara karşı ilan ettiği savaşın başka bir adıdır. Artık doğrular, evrensel değerler ve uygarlığın ölçüsü yani ilkellik ve barbarlıktan kurtulmanın yolu Batı toplumlarının norm ve standartlarından geçmeye başlar. Bunun dışında çıkar yol aramak, tabii ki modernistlere göre, barbarlığa ve ilkelliği özlem duymak olacaktır. Tarih, hep daha ileri bir uygarlığa doğru yol aldığı için, tek çare, Batı’nın lokomotifine takılıp, tarihin bir su gibi akıp gittiği yerde insanlığı bekleyen yüksek medeniyetlere doğru seyahate çıkmaktı. Şüphesiz, her totoliter ve hiyerarşik sistem gibi, burjuva sistemi de kitleler üzerindeki sosyal, siyasal ve ekonomik hegemonyasını etkin kılabilmek için sadece kolluk güçlerine ihtiyaç duymaz, aynı zamanda kendi varlığını meşrulaştırmaya hizmet eden ideolojik zemini de oluşturur. İnsan doğasını evrim kuramının Batı yorumu ışığında inceleyerek onu nesneler dünyasına indirgeyen burjuva ideolog ve tarihçileri, insanı üretim ve tüketim ekseni üzerine inşa edilmiş ekonomist tarih anlayışının karanlık labirentlerine hapsederek, onun kendine özgü varoluşundan kaynaklanan “biricik”liğini yadsırlar. İnsan öznelliği yadsınınca, bunun zorunlu sonucu olarak en önemli kavram olan özgürlük (yani, bireyin özünün gürleşip, bardaktan taşan su gibi kendi etrafında örülü olan otorite ve tahakküm zincirini kırması) inkâr edilerek, “tarihin zorunlu akışı”, “üretim ilişkilerinin insandan bağımsız yasaları” gibi uyduruk formülasyonlarla toplum dünyevi Tanrıların hizmetine sunulmuş olur. Elbette, iktisadi ve toplumsal şartların belli bir ölçüde birey üzerinde yaptırım gücü vardır, fakat bu güç, bireyde mevcut olan potansiyel iradeyi hiçbir surette aşmaya muktedir değildir. Aksi taktirde bu bir kadercilik olurdu ki, zaten burjuva ideologlarının insanlara empoze etmeye çalıştıkları tam da budur, yani kadercilik… Yazımızın bundan sonraki bölümlerinde, burjuva teorisyenlerinin en seçkin ve başarılı olanlarından K. Marks ve fabrikatör F. Engel’in burjuva kültürünün yaygınlaşmasında harcadıkları çabayı irdeleyerek, onları, özgürlük savaşçılarıyla özdeşleştiren demagogların ellerinden alıp tarih içerisindeki gerçek yerlerine oturtmaya çalışacağız. “Marksizm, gerçeklikteki devrimi örtbas eden, onun yerine kendi üretici güçleri ve devletçi zor anlayışına uygun değişiklikleri devrim diye ilan eden muazzam bir kavramsal ve teorik çarpıtma yapmıştır ve bu çarpıtma ne yazık ki, devrim teorisi alanında bugüne kadar ağırlığını sürdürmüştür.”(1) Burjuva toplumunun ideolojik ve teorik zemini şekillendiği ölçüde Batı’da etkisini yitirerek düzen içerisinde eriyen Marksist düşünceler, Asya ve Latin Amerika ülkelerinin birer Batı kolonilerine dönüşmesi için burjuvaziye muazzam bir yedek güç oluşturmuştur. Hindistan’daki binlerce uygarlığın İngiliz sömürgeciliği tarafından acımasızca talan edilerek enkaza çevrilmesine K. Marks ve F. Engels o “ünlü” manifestolarında abuk subuk methiyeler dizerek bunun bir tarihsel zorunluluk olduğunu ve insan iradesinin tarih önünde aciz kaldığını açıklamışlardı. Hatta, daha da ileri giderek, bu “tarihsel zorunluluğun” ilkel ve barbar toplumları uygarlaştırdığı için devrimci bir karaktere sahip olduğunu söyleyecekti, aynen Amerika’yı keşfeden Avrupalıların (bugüne kadar) 60 milyon yerliyi öldürmelerinin Batı’nın devrimci misyonuna gölge düşürmeyeceğini söylemesi gibi. Çok mu aşırı buldunuz bu yorumu? Öyleyse Marks’a kulak verin siz. “Doğu Hindistan ve Çin pazarı, Amerika’nın sömürgeleştirilmesi, sömürgelerle ticaret, genel olarak mübadele araçları ve metaların artışı ticaretten, denizciliğe, sanayiye yepyeni bir itilim ve böylelikle çökmeye yüz tutan feodal toplumların bağrındaki devrimci unsurlara bir gelişim sağladı.”(2) Hegel sisteminin basit bir taklidinden ibaret olan Marks’ın tarih anlayışı “ilerlemecilik” mantığı üzerine kurulu olduğu için, bir toplumsal formasyondan diğer bir toplumsal formasyona geçişi bir ilerleme diye takdim ederek devrim kavramını burjuva egemenliğine indirgeyerek çarpıtır. “Sorun böyle ele alınınca, bu görevi yerine getiren her toplumsal güç ve sınıf, isterse halkları ezsin, isterse bu ‘ilerlemeyi’ sömürge halkların sırtından sağlasın, olumlandı ve devrimci olarak kutsandı.”(3) Burjuva yaşam tarzının dünyayı ele geçirip diğer medeniyetleri talan etmesini medeni bir gelişme olarak ele alan Marks ve onun çömezleri, Batı eliyle insanların uygarlaştırılacaklarına öylesine inanmaktaydılar ki, kraldan çok kralcı olmak onlar için büyük bir erdemdi. İnsanlığın kurtuluşu olan devrimler bile İngiltere, Fransa ve Almanya’da patlak verecek ve dalga dalga yayılarak tüm dünyayı kuşatacaktı. Burjuvazinin, bir deprem dalgası gibi yayılarak kırları bir bir ele geçirmesi karşısında sevinçten dört köşe olan Marks ve çömezlerinin burjuvaziye dizdikleri abuk sabuk övgülerin bir türlü sonu gelmeyecek ve Marksistlerin halen Kuranı Kerim’i olmaya devam eden Manifesto’dan şöyle seslenecekti: “Bütün üretim araçlarının hızla gelişmesi ve ulaşımın alabildiğine kolaylaşması sayesinde burjuvazi, bütün milletleri, hatta en barbar olanları dahi, medeniyet alanı içine çeker.”(4) Her ne kadar, “proleteryanın kurtuluşu kendi eseri olacak” deseler de buna hiçbir zaman meydan vermeyecekler, hatta proletaryanın özgürlük için en ufak girişimlerine dahi müsamaha göstermeden partiye bağlı kolluk güçlerinin çizmeleri altında acımasızca ezdireceklerdi. Eğer Marks’a kulak verirseniz bu konuda, yani proletaryanın kurtuluşunun şartları konusunda o yine kutsal kitaplarında şöyle saçmalayacaktır: “Hiç değilse başta gelen medeni ülkelerin birlikte hareketi, proletaryanın kurtuluşunun ilk şartlarından biridir.”(5) Zavallı proletarya, kurtuluşunu bile seni sömürenlere endekslemişler. Seni, ekonomik ve sosyal şartların elinde bir kukla gibi tarih sahnesinde gezinen bir ucube gibi takdim ederek, her türlü özgür ve hür iradeni elinden alıp, kurulu düzenlerin şarlatan ve madrabazların kutsal kitaplarına prangaladılar. Oysa, “Eğer sosyolojik ve tarihsel kehanet mümkün olsaydı, o zaman tarihin akışı ana çizgileriyle önceden belirlenmiş olurdu, ki bu akışı artık ne irade ne de hükümranlık değiştirmeye yetmezdi. Peki, öyleyse Marksistler devlet otoritesine hangi misyonu biçmektedirler. Zor mekanizmasının (yani zorbalığın) tarihin akışı içerisinde ne gibi bir işlevi var? Bu, tam da determinist tarih anlayışının zıddı olan voluntarizm (iradecilik) değil midir? Aslında, Marksizm’i şu veya bu şekilde bilenlerin, eğer samimi iseler, bu soruya olumlu bir cevap vermeleri mümkün değildir. Marks, bakın, Ludwig Feuerbach üzerine yazdığı tezleri içerisinde en meşhuru olan on birinci tezini “filozoflar şimdiye kadar dünyayı yorumlamakla yetinmişlerdir, esas olan onu değiştirmektir.” diyor, yine kendisi Kapital’in birinci baskısına yazdığı önsözde nasıl yadsıyor: “Bir toplum dahi, doğa yasaları gibi bir kez harekete geçtimiydi, doğası gereği, zorunlu gelişme yasalarını ne atlayabilir, ne de es geçebilir. O, sadece doğum sancılarını kısaltır veya dayanılır hale getirir.”(6) “Bunlar aynı zamanda Marks’ın Hindistan’daki İngiliz yönetimine biçtiği tarihsel “misyon” nedeniyle de çarpıcıdır: Eski Hindistan yaşam tarzının “yok edilmesi”, eski Asyatik toplumun yıkılması ve Hindistan’ın bir burjuva ulus olarak “yeniden” yaratılması (Asya’da Batı toplumunun maddi temellerini kurma.)”(7) başka ne olarak görülebilir? Tam da bu gerekçelerden ötürü Marksistler iktidarı ele geçirdikleri ülkelerde (onlar, iktidarın basit bir manevrayla ele geçirilmesine devrim derler) “Kapitalizmin ilerici olduğu mantığına uygun olarak “Sosyalizm’in inşası” adına, kapitalizmin temeli olan sanayileşmeyi gerçekleştirmişler, kapitalizmin zeminini hazırlamışlardır.”(8) Lenin’in, Alman Emperyalizm’inin hiyerarşik ve merkeziyetçi işleyiş biçimini parti üyelerine örnek alınması gereken bir yapı olarak takdim etmesini, kendi kurdukları “burjuvasız burjuva” devletini, Stalin’in işçi ve köylü kıyımını, Hitler’le yaptıkları Avrupa’nın paylaşım protokollerini kendi ağızlarından sunup Marksistleri çileden çıkarmamak için yazımı burada noktalarken, son sözü Aydoğdu’ya bırakmak istiyorum: “Burjuva düşünür ve tarihçileri (bu arada Marksizm de aynı koroya dahildir) kapitalizmi feodalizm karşısında üstün bir üretim tarzı olarak burjuva kültürünü de feodal kültürden daha üstün ve ileri bir kültür olarak kabul etmişlerdir. Üstüne üstlük kabul etmekle yetinmeyip onun propagandasını yaparak yaygınlık kazanmasına da katkıda bulunmuşlardır.” (9)
Not: Her hangi bir sansür ya da kısıtlamayla karşılaşılmadığı sürece, yazı, bundan böyle çeşitli başlıklar altında çıkmaya devam edecektir. Bütün diğer ideolojiler gibi Marksizm de insanlara dışardan hazır ve “bilimsel” reçeteler sunarak onların özgür iradeleri üzerine engerek yılanı gibi çöreklenmektedir. Tüm dogmalar, hazır reçeteler, bezirgan saltanatlar, öncü şefler, antropomorfik tanrılar, hayatımızı yöneten “ustalar” bertaraf edilmedikçe özgürlüğün sahilinde gezinmek mümkün olmayacaktır. Biz özgürlüğü Anarşizm’de kristalleştirdik ve bundan ötürü çıkış noktamız şaşmaz bir biçimde Anarşizm olacaktır.
Dipnotlar:
1- Gün Zileli, Türkiye… Sosyal Patlamaya Doğru, s.15. 2- Marks – Engels, Manifesto, s.42. 3- Gün Zileli, age, s.7. 4- Marks – Engels, Manifesto, s.46/65. 5- Marks – Engels, Manifesto, s.46/65. 6- K. Popper, Açık Toplum ve Düşmanları, s.108. 7- Gün Zileli, age, s.21. 8- M. Bookchin, Ekolojik Bir Topluma Doğru, s.19 9- Zafer Aydoğdu, İdeoloji ve Eleştirisi, s.13.
Alevi Birlik Cephesi Bildirisi
Canlar, Yüzyıllar boyunca sürüp gelen tek yönlü devlet baskıları, toplumlar arasında, halklar arasında derin yaralar açmıştır. İçinde yaşadığımız ülke emperyalistlerin güdümünde, çıkarcı çevrelerin eline geçen devlet mekanizması, kendinden olmayan azınlıklara, halklara baskı yaparak, kendi yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Yapılan baskılar yeni değil son da olmayacaktır, ama zamanın getirdiği şartlara göre şekil ve taktik değiştirecektir. Biz Alevi Birlik Cephesi altında toplanarak var olan bu baskılara son verilmesini, halkların kardeşliğini, düşüncelerin özgürlüğünü, dinlerin ve kültürlerin serbestliğini, çağdaş dünyaya, bilime, sanata bağımlı kalarak Demokratik Türkiye Halk Cumhuriyeti adı altında birleştirmek zorundayız. Tarihin hiçbir döneminde halklara, toplumlara, sınıflara baskı yapılarak, bir devlet yapısı uzun yaşamamıştır. İnsan hak ve özgürlüğü kısıtlandığı zaman üstünde yaşadığın toprak, vatanın, devlet yapılanması da devletin olamaz. Hepimizin amaçladığı, istediği de özgür bir sosyal yapılanma düzenine varmaktır. Biz Aleviler, yüzyıllardır devlet baskıları altında yaşayarak, sürekli mekân değiştirmiş, inanç ve kültürel olgularımızdan soyutlanmış, hiçbir sosyal ekonomik güvencesi olmayan bir toplum haline gelmişiz. Her dönem başka gruplar ya da isimler altında var olan baskılara karşı koymuşsak da hiçbir kurum veya kuruluştan talepte bulunmamışızdır. Bu isteksizlik yüzyıllardır süregelen bir hatadır. Bizim bu olumsuzluğa son vermemizin zamanı gelmiştir. Bundan sonra Alevi Birlik Cephesi adı altında isteklerimiz ve özlemlerimizi karşılayacak Demokratik Halk Cumhuriyeti adına mücadelemizi sürdüreceğiz. Bundan yola çıkarak diyoruz ki:
Yolumuz Demokratik Halk İktidarı Yoludur! Yaşasın Tüm Halkların Kardeşliği! Tek Yönlü Sünni Devlet Yapılanmasına Son! Aleviler de Diğer Toplumlar Gibi Özgür Olmalıdır! Yaşasın Alevi Birlik Cephesi!
ABC Komitesi, 1993
Alevilik’te Çalışma Anlayışı Nasıl Olmalı?
Alevilik’te yaşamayı göze almak demek, inanmak demek. Bir işe, düşünceye bağımlı olmak için, onu sevmeyi gerektirir. Sevgi ile bağlanmak, ona sahip olma arzusu doğurur. Arzuladığın yapılanmaya sahip olabilmen için de inanmak lazım. Eğer hiçbirini yerine getiremiyorsan sahiplenmek istediğin şeyi elde etmek mümkün değil. Her şey varolan güzelliğiyle, doğallığıyla hayat bulmalıdır, yaşamalıdır.
1. Alevilik nedir, şimdiye kadar nasıl bir yapılanma süreci yaşamıştır? 2. Aleviliğin inançsal biçimi ve diğer inançlarla olan farklılığı hangi boyutlardadır? 3. Aleviliğin uluslararası ilişkisi ve yapılanması, aynı zamanda uluslara bakış açısı nedir? 4. Anadolu Aleviliği, Anadolu Halk Hareketleri ilişkisi. 5. Aleviliğin devlet anlayışı, devlet içerisindeki işlerliği ve günümüzde devlet içerisindeki fonksiyonu yeterli midir? 6. Alevilerin siyasi yapılanması mümkün mü? 7. Aleviliğin ekonomik dağılım payı ve günümüz içerisindeki gücü nedir? 8. Alevilerin günümüzdeki istemleri ve varmak istedikleri hedef nedir?
Alevi Birlik Cephesi’nin İlkeleri
1. Bütün halklar kardeştir. 2. Demokratik halk iktidarı kurulmalı. 3. Her toplum din, dil, kültür özgürlüğüne sahip olmalıdır. 4. Dinler devlet kurumundan soyutlanmalı, her toplum kendi içinde inanç, kültür varlığını bağımsız ve halkın kendi iradesine bağımlı kalarak sağlamalıdır. Birinin başka bir din ya da kültür baskısı olmamalı, amaç olarak kullanılmamalı. 5. Askeri kurumlar sadece devletin bütünlüğü için kurumlaşmalı, demokratik devlet yapısına ters düşmemeli. Toplumsal asayiş sağlanmalı. 6. Eğitim kurumları özgür olmalı, üniversiteler bilim araştırma kurumu olarak serbest çalışmalı, çağın şartlarına göre üretken olmalı. 7. Toplumun her alanında sınıfsal haklar tanınmalı, sendikalar bağımsız olmalı, işçiler arasında sosyal dengeyi sağlamalı. 8. Demokratik Halk Cumhuriyeti içerisinde Milliyetçi akımlara, düşüncelere yer verilmemeli. 9. İş alanları devlet denetiminde olmalı, herkese eşit şartlarda iş güvencesi sağlanmalıdır. Özel mülkiyet sahiplerine belirli kurallar içerisinde serbestlik tanınmalı. 10. Alevi Birlik Cephesi, Demokratik Halk Cumhuriyeti adı altında, halkların bütün hak ve özgürlüklerine saygılı olmak şartıyla eylem birliği yapar. Birlikte mücadele anlayışını daha da güçlü kılar. Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne karşı gelen, değişik bir sistem amacı güden kuruluşları da tanımaz, karşı mücadele eylemi oluşturur.
Dede Kavramının Oluşumu, İşlevi, Geleneksel İçeriği,
Felsefeci ve tarih araştırmacısı İsmet Zeki Eyüboğlu’na göre Dede kavramı kelime olarak herhangi bir köke dayanmamaktadır. Ne Doğu dillerinde ne de Batı dillerinde bu kelimeyi çağrıştıran herhangi bir kelime mevcut değildir. Çocuk dilinin henüz gelişmediği aşamasında ortaya çıkan ve anlamdan yoksun iki aynı hecenin yan yana getirilmesinden oluşmuştur iddiasında bulunmaktadır. Nesnel bir delil bulunmadığı sürece bu iddiaları doğru kabul etmek akla pek aykırı gelmemektedir. Geleneksel biçimiyle günümüze kadar gelen Dedelik Aleviliği oluşturan en önemli iki koldan biridir. Birinci kolu oluşturan Bektaşilik, Orta Anadolu’dan Balkanlar’a kadar uzanan geniş bir coğrafyaya yayılırken o coğrafyanın kültürel, inançsal ve ahlaki değer yargılarını da süreç içerisinde kendi içerisinde eritmiştir. Temel öğretisi dört kapı kırk makam üzerine kurulmuş olan Bâtıni içerikli bir yol olan Bektaşilik velayet yolunu seçmiş ve her ferdin hakikata ermesinin mümkün olacağına inanır. Belki de Bektaşiliği (en) yalın bir dilde anlatan şu cümle kâfi gelir bir başına. “Bektaşi bütün dinlere saygı duyar fakat o hiç birine kayıtlı değildir. Bütün dinler Tanrı’yı (hakikati) bulmak için icad edilen yollardan ibarettir, oysa o Hakk’ı da kendinde de bulmuştur. Ona ne cennet gerek, ne de cehennem, ne rahman gerek ne de şeytan.” Velayet ve kemalet yolunu seçen Bektaşiler gelecek bir dönemde Aleviliğe yeni çağda yolunu gösteren düşünce insanları ve mürşidler olarak taşırken, imamet yolunu seçen dedegân kolu zamanla tarihe karışacaktır. Hatta bunun çözülüşü şu an bile görülebilmektedir. Tarihte her olgu belli sosyolojik ve kültürel faktörlerin etkileşimiyle vücuda gelir ve sosyolojik değişime yanıt vermediği sürece tekrar gerilemeye ve çözülmeye doğru gider. Dedelik olgusu da toplumsal işlev açısından bakıldığında yavaş yavaş çözülmeye doğru yol almaktadır. Aynı zamanda, bir sosyal düzenin simgesi olan dDedelik modern çağda ne oranda çözülüyorsa, Alevi toplumunda da o oranda geleneksel yapıdan uzaklaşma görülmektedir. Tarih bugün Alevilerin önüne iki seçenek koymaktadır. Ya Aleviler tarihsel değerleriyle yeniden bir bağ kurarak yüzlerce yılın kolektif hafızasında bulunan bilgeliği keşfederek öz bilincini güçlendirip modern çağda kendi erkanıyla yoluna devam edecek ya da bir daha tarihle olan bağını kuramayacak modern sistem içerisinde eriyip gidecektir. Bize göre Alevilik gelecek yüzyıllarda velayet kolu üzerinden yaşamaya devem edecektir. Yazımızın bu bölümünde Dedelik geleneğinin çözülmeye doğru gittiğini anlatmıştık. Bir devir geleneksel Dedeliğin çöküşüyle kapanırken yeni bir devir Bektaşilik’le açılacağa benzemektedir. Şimdi, Dedeliğin neden çökmeye doğru gittiğine, bu sürece yol açan faktörlerin kabaca neler olduğuna bir göz atalım. Bir kurum olarak Dedeliğin geri planında bir sosyal düzen olduğu aşikârdır. Çünkü, Dede hem ruhani bir lider hem de sosyal düzeni korumakla yükümlüdür. Cemaatin ruhi gıdasını vererek onları bir topluluk haline getiren Dede aynı zamanda cemaatin sosyal yönüyle de ilgilenir. Cemlerde küskünleri barıştıran, düşkünleri (gerekirse cezalandırarak) kaldıran ve tekrar topluma kazandıran bu ruhani liderler soy gütmektedir. Toplumun hukuki sorunları ağırlıklı olarak cemlerde Dede vasıtasıyla çözülür. Cemaatin her ferdi bu kaideye uymakla yükümlüdür. Uymayanı, isterse toplum afaroz edebilir. Fakat bu verilebilecek en son cezadır. Dedelik kurumunu oluşturan faktörleri incelediğimizde bunların iki temel başlık altında toplanabileceğini görebiliriz. Bunlardan birincisi siyasal bir nitelik taşımaktadır. Önce bunu kısaca özetleyelim. Dedelik kavramının en önemli iki unsurundan biri de soy gütme anlayışıdır. Oda imamet öğretisinden ileri gelmektedir. Ancak Ehlibeyt soyundan gelen Dede ve toplumun ruhani ve siyasi lideri olabilir. Çünkü, Hz. Ali, Muhammed’le birlikte Allah’ın katına vardıklarında, onlara 90 bin kelam eylenmiş, 30 bini şeriat bilgisi olarak Hz. Muhammed’e, 60 bini tarikat bilisi olarak Hz. Ali’ye bildirilmiştir. Bunların dışında Hz. Muhammed’in bir Peygamber olduğu için ancak Allah’ın ona verdiği bilgiyi bilebilirdi. Hz. Ali’nin ise Allah’ın sırrına erdiği kabul edilir. İmamet öğretisini Şiilerin siyasi bir amaç doğrultusunda Emeviler’e (daha kısası Arap geleneklerine) karşı ideolojik üstünlüğü elde etmek için vücuda getirdikleri bilinmektedir. Özellikle Şah İsmail döneminde kurulan Erdebil Tekkesi’nin sürekli misyonerler göndererek Anadolu’da örgütlenmeye çalıştığı ve hatta geniş Türkmen Alevilerini etkilediği tarihi bir gerçektir. Çeşitli ocaklara verilen soy secereleri o dönem yoğun olarak dağıtılmaktaydı. Aynı şeyin Osmanlı tarafından da yapıldığı bilinmektedir. Dedelerin birçoğunun hatta hemen hepsinin soy secerelerinde Osmanlı padişahlarının mühürleri bulunmaktadır. Safevi Devleti’nin çöküşüyle birlikte dağılan merkez güç, çeşitli yollara ve kollara ayrılarak geniş bir coğrafyaya yayıldı. Önceleri siyasal bir misyon taşıyan gezgin dervişler daha sonra birer otonom yapıya dönüştüler. Dedelik de bir sosyal kurum olarak böylesi bir sürecin sonunda ortaya çıkmıştır. Safevi ve Osmanlılardan kalma bu secerelere dayanarak soy ağacını ispat etmek pek mümkün görünmemektedir. Buraya kadar saydığımız nedenleri siyasal nedenler olarak sayabiliriz. Bu açıdan bakıldığında eldeki secerelerin (ve genel olarak secere denen nesnenin) eldeki erki güçlendirmek dışında hiç bir amaç taşıyamayacağını görebiliriz. Toplumsal bir düzen oluşturmanın o çağlardaki vazgeçilmez aracı olan ruhani erk aynı zamanda toplumu oluşturan bireylerin de ihtiyaç duyduğu bir sosyalleşme aracıdır. Dedeliğin tarihsel nedenlerini oluşturan ikinci etken ise sosyolojiktir. Henüz insanların bireyleşmediği, toplumun, oymağın ya da aşiretin adıyla anıldığı bir dönem olan (toprağa bağlı) göçebe ya da yarı-göçebe toplumların yaşam tarzı, işlevsel açıdan dedeliğin serpilip gelişmesi için pek uygun bir zemin oluşturur. Geleneksel Alevilikteki Dedelik kurumu 16. Yüzyıl Anadolusu’nun geleneksel yapısıyla örtüşen İran Şiiliğindeki İmamet öğretisinin birleşmesinden doğmuştur. Modernite ve Aleviler
Globalleşen bir dünyada, hem bir ayrışma hem de başka bir boyutta yeniden birleşme ve bütünleşmenin yaşanmakta olduğunu görmekteyiz. Arkaik özellikler taşıyan ve kökü binlerce yıl geriye giden birçok kültür ve medeniyet gözle görülür bir biçimde çözülmeye yüz tutarken, modern dünyanın ekonomik ve düşünsel tahakkümünün devasa boyutlara erişmesi , bu döneme ait herşeyi parçalanmaya götürmektedir. Bu parçalanma eritme sürecini hızlandırmıştır. Avrupa merkezli bir paradigma olan modernizm daha şimdiden bütün kültür, inanç ve siyasal yapılar üzerinde egemenliğini kurmuş, dünya kültürlerinin en ücra köşesine kadar yayılmış durumdadır. Geleneksel, kültürel ve toplumsal bir erozyona uğrayan dünya kültürleri, modernizme ilerlemecilik karakterli tahakkümünü bir yitik cennet bulmuşçasına özümsemektedir. Bir düşünüş ve yaşayış biçiminden, buna taban tabana zıt olan bir başka biçime geçildiği zaman en kapsamlı toplumsal alt-üst oluşlar yaşanır. Bu kentleşme süreci “Aleviler” özgülünde ele alındığında, bugünkü Alevi toplumunun yaşadığı karmaşayı açıklamakta önemli ipuçları içerdiği görülecektir. Dernekleşme ya da kurumlaşmaların tek başına hiç bir şey ifade etmediği her geçen gün biraz daha net olarak görülmektedir. Hiç bir Alevi örgütlenmesi istikrarlı bir yol izleyememktedir. Bunca toplumsal ve bireysel özveriye rağmen, devasa boyutlara varan kurumların inşaa edilmesine rağmen gelinen nokta dünkünden daha ileride değildir. Yolsuzluk, usülsüzlük, şaibeli, despotik ya da menfaatperest bir tavırla suçlanmamış tek bir Alevi kurumu yoktur. Hiçbir Alevi kurumu az ya da çok, yukarıda sayılan sorunların çeşitli tonlarıyla muzdarip olmamış değildir. Tüm bunlara rağmen belki de dikkat edilmesi gereken ikinci bir yön daha var. O da, yukarıda saydığımız tutumların yarattığı ya da yol açtığı Alevi felsefe ve kültüründeki yozlaştırma süreci. ...........................................................................................................................................................................................
Dördüncü Bölüm
Tarih Yazıları
Şah İsmail ile Yavuz Selim
Koca imparatorluk bir kez daha uçurumun eşiğine gelmek üzereydi ki bunu fark eden Yavuz Selim, Trabzon’daki kendine bağlı olan asker gücünden de cesaret alarak iktidarı ele geçirmenin yollarını aradı ve cebren de olsa bulacaktı. Ve nihayet buldu. Önce babasını tahttan indirip öldürttü sonra ise kardeşlerini birer birer ortadan kaldırttı. Fazla vakit geçirmeden orduya yeniden düzen vererek tepeden tırnağa silahlandırdı. Tehlike büyüktü, onun için paralı Frenk askerlerini de devreye soktu. Ne pahasına olursa olsun imparatorluğu koruma isteği, Yavuz Selim’e, aynı zamanda sınırsız zulüm ve şiddet uygulama hakkını da vermekteydi. Doğu’da tutuşturulan ateş her an Anadolu’ya sıçrayabilirdi. Bir kıvılcım bile bütün Anadolu’yu baştan başa yakıp kül etmeye yeterdi. Çünkü Osmanlı bu kıvılcımların tesirini ve gücünü çok iyi bilmekteydi. Osmanlı hanedanlarını, saray halkını, ulemayı ve düzenden çıkar sağlayan bir yığın tüccar, tacir ve tefeciyi ürküten ateşi tutuşturan şahsiyet, Şah İsmail’den başkası değildi. Şah, Osmanlı’yı bir anlığına tedirgin etmişti, çünkü Anadolu’ya doğru yayılmak istiyordu. Binlerce Alevi, Şah’ın Urum’a geleceği günü büyük bir heyecan ve coşkuyla bekliyordu. Heyecanını yatıştıramayan nice insan katar olmuş Şah’a gitmekteydi. Şah’ın manevi gücü öylesine büyüktü ki söylediği nefes ve deyişler, Trakya’ya, hatta Balkanlar’a kadar yayılmıştı. “İstanbul şehrinde olsahib devlet, tacı devlet ile yıkılmalıdır.” demekteydi Şah’a arka çıktıklarını göstermek için Anadolu Alevileri. Ve nihayet vakit gelmişti. Çünkü zamanın oku hedefi göstermekteydi. Bundan kimse kaçamazdı. Yavuz’un ordusunun iyi donanımlı ve özel Frenk askerleriyle destekli olması karşısında, Şah İsmail’in askerleri iyi donanımdan yoksun fakat yaman inançlı mürid-askerlerdi. Çaldıran’da bu iki ordu karşı karşıya geldi ve amansız bir savaşa tutuştu. Yerler bir anda ölüler ve yaralılar ile doldu. Bağırtılar, inlemeler, Allah Allah sesleri birbirine karışmış, sanki bir mahşer yerini anımsatmaktaydı. Birlikleri üzerindeki denetimi kaybeden Şah, dağılmaya başlayan askerlerini tekrar toplamaya muvaffak olamamış ve ağır bir yenilgi sonucunda bozguna uğramıştır. Yavuz’un eline düşmekten son anda kurtulan Şah İsmail, bir avuç adamıyla Fars topraklarına sığınır. Bu yenilgiden sonra bütün umutlarını kaybeden Şah, kendini derin bir yalnızlık içerisinde bulacaktır. Yavuz Selim’in askerleri Şah’ın geride (savaş meydanında) bıraktığı tacı ve tahtını yağmalarlar. Geride kalan binlerce can savaş meydanında kılıçtan geçirilir. Bununla yetinmeyen Yavuz Selim, Şah İsmail’in karısını komutanlarından birine hediye ederek, Şah’ın namus ve haysiyetini de ayaklar altına almaktan geri durmaz. Böylece, Yavuz Selim, Osmanlı hanedanlığında bir ilke imza atmış olur. Artık Kızılbaşların sadece mallarına, canlarına değil “namuslarına” da el atmak mübah sayılacaktı. Yenilginin böylesini içine sindiremeyen Şah, kendisini şaraba ve nefese vuracaktı. Sanki o uğursuz anı hep unutmak ve bir daha hiç hatırlamak istemiyordu. Şah, derin keder ve ızdırap içinde kendini diri diri ölüme gömmüştü. Ve nihayet genç yaşta öldü.
Su Dediğin Uyur Uyur Uyanır
Binlerce yıllık insanlık tarihini incelediğimizde çeşitli kültürlerin ve medeniyetlerin doğduğunu ve sürekliliğini sağlayabildiği oranda değişim ve dönüşümden geçerek yaşamlarını (varlıklarını) sürdürdüğünü görürüz. Sürekli bir gelişim ve dönüşümden geçemeyen nice medeniyetlerin kaybolduklarını biliyoruz. Maya, Aztek, Sümer, Babil, Mısır, Mezopotamya uygarlıkları gibi, nice uygarlıklar ya silinip gitmişler ya da yeni uygarlıkların içerisinde, onları da besleyerek yaşamaya devam etmişlerdir. Hiçbir uygarlık ve yaratı hiçbir zaman (gelişim ve dönüşümün zorunluluğundan dolayı) düz bir gelişme ya da yükselme çizgisi izlemez. Kendini yenileyebildiği oranda ilerlemeler kateder ya da duraklama ve gerileme olgusuyla karşı karşıya kalır. Eğer bir uygarlık ya da düşünce yaratısı karşılaştığı yeni sorunları çözme başarısı gösteremezse, süreç içerisinde köklü kırılmalar yaşar ve bu vesileyle (suyun önü tıkanınca bulabildiği en zayıf dokudan taşması gibi) farklı toplumsal mecralara doğru akmaya ve yeni yollar bulmaya yönelir. Konuyu Alevilik açısından irdeleyecek olursak şöyle bir tabloyla karşılaşırız: Alevilik bu günlere gelene kadar üç önemli açmazdan geçmiştir: Mayalanma devri ki bu devir Anadolu göz önüne alındığında 13. yüzyıla kadar olan süredir...
Akademi Dediğimizde….
Tarihte ilk akademiyi kuran, öyle sanıyorum ki, Platon olmuştur. Hocası Sokrates’in derin düşünceleri ve bu düşüncelerinin gücünden ötürü ölüme mahkum edilmesi, Platon üzerinde derin bir etki bıraktı. Bu etki yıllar içinde Platon’u dünya içine çıkardı. Eski Yunanlılar’ın yarattığı Antikçağ ile Hellenistik dönemin derin felsefi ve metafizik düşünceleri önce Batı dünyasını, daha sonra ise Batı üzerinden tüm dünyayı etkilemiştir. Bugün, hayatın en ince noktasına kadar tesir eden felsefe, insanlar tarafından pek bilinmese de eski Yunanlılar’ın düşünüş biçiminin izlerini taşır. Bugün dünyanın her yerinde irili ufaklı sayısız akademiler bulunmaktadır. Akademiler akıl ve sezginin sınırlarını zorlayan düşünsel alanlar açarak insanın dünya ve evren karşısındaki kendine özgü duruş ve varoluşuna bir anlam yüklemeye çalışır.
Beşinci Bölüm
Şiirler -1- Mansur olup durdum darı didara Damlalar gözüme umman görünür Aşk elinden düştüm ah ile zara Celladım gözüme mihman görünür
Elestü’den beri kayıp gezerim Hakk’ın azabını sayıp gezerim Ali gibi neftim yuyup gezerim Dertlerin alası pünhan görünür
Ruhum bir kuş idi uçup da gitti Bedenim faniydi göçüp de gitti Eyüb’üm ecelden içip de gitti Bu geliş gidişim cebren görünür - 2 - Terk ettim dinimi dinsiz gezerim Cehennem ateşi yandırmaz beni Ölmeden ölmüşüm cansız gezerim Hurili cennetler kandırmaz beni
Ali’nin yolları dinden aladır Musa’ya duyulan yüce nidadır Âlemlere doğmuş nuru Hüda’dır Zemheri ayazı dondurmaz beni
Âlem bir okyanus insan bir gemi Sevgi ırmağından içmişiz demi Muhabbette bulduk biz gerçek cemi Hiç bir güç yolumdan döndürmez beni
Gel divane Eyüp sen de gir yola Bırak dünya malın bürün bir çula Bu dünyanın aslı astarı hile Cahilin kılıcı öldürmez beni
- 3 - Şah Merdan Ali’nin kutsal ateşi Olmuş erenlerin hayali düşü Bunu çözmek ancak kamilin işi Aldanıp boş sanma şirke düşersin
Pirini terk edip yoldan çıkarsan Nefsine uyarak gönül yıkarsan Zahiri göz ile Hakk’a bakarsan Çıkılmaz girdaba çarka düşersin
Sevgi ırmağını kurutma sakın Gitme uzaklara yakma bakın Suretinde yaratılmışsın Hakk’ın Aslına erince terke düşersin
Hilkati sultandır kevnü mekana Efsane gelmesin sözlerim sana Olur isen eğer Şems’e pervane Sen de Eyüp gibi börke düşersin
- 4 - Meylimi vermişim senin uğruna Aşkı muhabbette durdum darına Yanarım gün be gün ahu zarına Sineme ateşi sal yavaş yavaş
Gönül divanedir ummanda yüzer Sensiz yollarında avare gezer Ayrılık ateşi bağrımı deler Yaraya merhemi çal yavaş yavaş
Bu aşkın elinden yandı yüreğim Has bahçende açtı gonca güllerim Sensiz bu dünyayı ben terk eylerim Bu can senin olsun al yavaş yavaş
- 5 - İnsan dedikleri serap misali Al yeşil donlara bürünür gider Gelişi gidişi belli olmadan Hakk’ın semasında görünür gider
Sevgide Cem olur cümle mevcudat Katresi olmasa dağılır gider Nefes haktır demiş gül yüzlü hazret Sevgiden gayrisi yoğolur gider
Benlik kalesini kökünden yıkıp Gönül yollarını topla düz eyle Özünü meydanda dara kaldırıp Her anı kendine ikrar söz eyle
- 6 - Gönlümün şehrinde seyrangah olan Mesti divaneye döndürdün beni Yıldız idim semalarda gezinen Çektin yeryüzüne indirdin beni
Cihanı bir pula bile satmazken Şah’a padişaha boyun bükmezken Kapanmış kaleye sura çıkmazken Aşkın gemisine bindirdin beni
Kevnü mekan iken vatanım ilim Hakk’tan gayri zikir bilmezken dilim Gülistan şehrine düşmezken yolum Bülbül edip güle kondurdun beni
- 7 - Dostum Hilkat ile âlemi süzdüm Alemler renklere gark olmuş gider Gönül beytullahtır birlikte gezdim İblis bizden gayrı terk olmuş gider
Muhabbet bağına daldık bir zaman Lezzetli tadını aldık bir zaman Nefsimize kılıç çaldık bir zaman Ali aşkı can’a zerk olmuş gider
Sevdasız neylersin kabeyi hacı Ara kendinde bul derdin ilacı Dede Sultanım’ın hırkası tacı Biçare dervişe börk olmuş gider
- 8 - Hasan Dedem senden bir dileğim var Dök lalu gevheri dost pazarına Ehlibeyit’inden bir yolağım var Dök lalu gevheri dost pazarına
Hakk’ın mekanıdır Adem’in özü Kuran imiş meğer kamilin sözü Karanlık gecede bırakma bizi Dök lalu gevheri dost pazarına
Mahşere dönmeden kevnü mekanım Çekilip gitmeden emanet canım Aramakla geçti dünüm bugünüm Dök lalu gevheri dost pazarına
Göz pınarı doldu gayri akmıyor Gam yüküm çoğaldı gönül çekmiyor Hiç bir ateş Eyüb’ümü yakmıyor Dök lalu gevheri dost pazarına
- 9 - Bir seyyah elinden aldım yarayı Ondan beri derde düştüm giderim Yıkıldı gönlümün köşkü sarayı Gözlerimden yaşı saçtım giderim
Bilmem ki bana mı feleğin kastı Ayrılık rüzgarı zamansız esti Elveda demeden bir akşam üstü Terk ettim o yari geçtim giderim
Ateşim yanıyor yoktur dumanı Dünyada bıraktım dini imanı Dönüşü olmayan kevnü mekanı Kendime bir mekan seçtim giderim
Hilkati konuşur kendi dilinden Davacı değildir müşgül halinden Efkarımın görünmeyen çulundan Kendime bir kefen biçtim giderim
- 10 -
Kâmil İnsan felsefesini bilmeyen cahil Dedelere hitaben yazılmıştır.
Haramı helali seçmeden yersin Bu ne biçim erkan ne biçim yoldur Yüz kez ikrar verip bin kez dönersin Bu ne biçim ikrar ne biçim dildir
Dünya nimetine kul köle olma Yalandan Adem’in yüzüne gülme Kin ile kibirle bu yola girme Bu ne biçim düzen ne biçim haldir
Ölüm değmeyince sere ecelsiz Düşmeyince sahralara mecalsiz Hakk’ı idrak edemezsen misalsiz Bu ne biçim rahman ne biçim kuldur
Gördün mü kan ile Hakk’a varanı Bildin mi nefsini senden soranı Kemalete eren nitsin Kuran’ı Bu ne biçim elif ne biçim daldır - 11 -
Şu gönül şehrimin güneşi ayı Karanlık gecede kaldım elaman Kar etmez gönlüme versen dünyayı Sensiz dünya boşmuş bildim elaman
Dökülür yapraklar dökülür güller Sıusup da söylemez konuşan diller Uzayıp ta gider sensiz bu yollar Sararıp hasretle soldum elaman
Bir haberin gönder uçan kuş ile Alırım haberin canı baş ile Bekletme Eyüb’ü gözün yaş ile Bir köhne şehirde kaldım elaman - 12 - Seyit Rıza’nın Sitemi Zulmet ile gömdün nice canları Senin de mezarın belirsiz olsun Munzura karıştı akan kanları Senin de mezarın belirsiz olsun
Süngü çekilir mi masum sübyana İnsan olan nasıl kıyar bir cana Yürek mi dayanır dökülen kana Senin de mezarın belirsiz olsun
Bu zulümdür dedik anlatamadık Bihatayık dedik dinletemedik Dağlar taşlar buna oldular tanık Senin de mezarın belirsiz olsun
İdam için gizli ferman ettilet Mansur gibi Hakk’a kurban ettiler Yaktılar külümü harman ettiler Senin de mezarın belirsiz olsun
Bilmez misin Seyit olanlar ölmez Kimsenin yaptığı yanına kalmaz Ben giderim ama ahım yok olmaz Senin de mezarın belirsiz olsun
- 13 - Bir menzile vardım elsiz ayaksız Bundan ötesine varma dediler Bir kubbe dikmişler durur direksiz Sakın ol kubbeye girme dediler
Seyrine can bile dayanmaz yanar Gel yolcu sırrını sorma dediler Her varlık sonunda aslına döner Riyakar darında durma dediler
Cüret et görmeye o güzel Şah’ı Sakın ol sırrına erme dediler Perdeli göründü Cibril’e dahi Kamile bu yeter sorma dediler
Vakti gelmeyince gonca bir gülü Su verip çiçeğin derme dediler Bin muradın bile olsa Hilkati Cahile birini verme dediler
- 14 - Ben Dedeyim diye postu seversin Onu hak etmeye iman var mıdır Gittiğin her yerde mevki güdersin Nefsini pak edip yuman var mıdır
İnmez aşağıya yüksek uçarsın Dünya nimetine kucak açarsın Yıllardır tarlayı ekip biçersin Ambarında buğday saman var mıdır
Hakk adına nefsi din edip taptın Şeytan gibi türlü yollara saptın Bir post için evi temelden yıktın İçinde bir nebze rahman var mıdır
Bu yol sevgi yolu dedik takmadın Nefsini ateşe koyup yakmadın Haramdan elini birdem çekmedin Senden daha küstah insan var mıdır
Sözlerim sanadır Meddah İsmail Her harfini kuran azimi şan bil Gel al nasibini artık insan ol Cahil kalıp Hakk’a varan var mıdır
- 15 - Taşlama(*) Yarim bana bugün gel gel eyledi Yüce dağlar olsa aşar giderim Turna ile bana selam söyledi Katar olur burdan uçar giderim
Sevdası yarama merhem olan yar Her türlü derdime derman olan yar Şu gönül şehrimde seyran olan yar Uğruna yollara düşer giderim
Öyle bir sevda ki yollar yorulur Boz bulanık akan seller durulur Çiçekler toplanır güller derilir Cennettir illeri coşar giderim
(*) 24 Eylül 2002
- 16 -(*) Benim devri, yeri göğü yaratan Üfleyip ruhunu maddeye katan Benim bu devranı elinde tutan Cahilin taptığı Allah beyhude
Kâinat aynadır benim zatıma Hiç bir nebi eremedi katıma Akıl sır ermezken külliyatıma Cahilin taptığı Allah beyhude
Yek nefeste dile gelirken âlem Nicesine ettim eyledim kelam Ortağım benzerim yoktur vesselam Cahilin taptığı Allah beyhude
- 17 -(*) Şu dağların yücesine bir çıka bilsem Çeşmi siyah sevdiğime bir baka bilsem Haşreylesem şu içimi bir döke bilsem Ölüm bile beni senden ayıramaz ki
Pınar olmuş şu göz yaşım akar engine Boyanmışım baştan başa senin rengine Mecnun bile rast gelmedi senin dengine Ölüm bile beni senden ayıramaz ki
Şu efkarı şu gamımdan dolar giderim Tutuşmuşum aşk od’una yanar giderim Sensiz şu gurbet ellerde solar giderim Ölüm bile beni senden ayıramaz ki
Her lalede her sümbülde seni ararım Her yaprağı her dalından seni sorarım Gönlümü bağladım sana bu son kararım Ölüm bile beni senden ayıramaz ki
- 18 - Derviş sen mürşide minnet etmedin Yanarsın odlara pervane gibi Nefsin ile gerçek dava gütmedin Gezinme meydanda merdane gibi
Durup düşündün mü bunca âlemi Kendinde buldun mu lev-i kalemi Ali ile geldi Hakk’ın kelamı İnkâr edip durma mervane gibi
Şahım’ı görmeye gerçek göz gerek Yolunu sürmeye sağlam öz gerek Tarikat babında ikrar söz gerek Bağlan mürşidine sevdana gibi
Terkettim dinimi senin aşkına Kabul et Eyüb’ü gönül köşküne Kimse mihman olmaz böyle düşküne Gezerim yollarda mestane gibi
- 19 - Sivas’ta canları yakan vicdansız Huzuru Mahşer’de nasıl duracak Ey ruhu karalı yüreği kansız Açtığın yarayı kimler saracak
Körpe bedenleri attın ateşe Bu vahşet gelir mi hayale düşe Bakan bile alkış tuttu bu işe Bunun sonu bilmem nere varacak
Ahını alırsın kıyma gel cana Ruhunu götürüp satma şeytana Ömer gibi hançer çalma insana Bulunmaz bedene ruhu verecek
Cahilin şerrinden koru sen beni Gözü dönmüş yobaz bilmiyor dini Verdi ateşlere bu kadar canı İnsan sıfatında nasıl duracak
- 20 - Meylimi vermişim senin uğruna Aşkı muhabbette durdum darına Yanarım gün be gün âhu zarına Sineme ateşi sal yavaş yavaş
Gönül divanedir ummanda yüzer Sensiz yollarında avare gezer Ayrılık ateşi bağrımı deler Yaraya merhemi çal yavaş yavaş
Bu aşkın elinden yandı yüreğim Has bahçende açtı gonca güllerim Sensiz bu dünyayı dost terk eylerim Bu can senin olsun al yavaş yavaş
- 21 - Munzur niye ağlıyorsun Derdine bir derman mı yok Yüreğini dağlıyorsun Sultanından ferman mı yok
Ziyarettir dağı taşı Munzur gözümüzün yaşı Gördüğümüz Hakk’ın düşü Tabirine zaman mı yok
Seyyidi mi alan eller Dosta kılıç çalan eller Allah’ından bulan eller Gönlünüzde güman mı yok
- 22 - Rüya gibi gelip geçti günlerim Akıl sır erdirip çözemedim ki Leyla’yı Mecnun’u aştı kederim Yarin bahçesinde gezemedim ki
Derdimin Lokman’ı olsa ne fayda Gönül köşküm neşe dolsa ne fayda O yar sevdiğimi bilse ne fayda Ak gerdana inci dizemedim ki
Yarimden ayrılıp yâd ele düştüm Acıyla kederle kaynayıp piştim Bu müşkül halime ben bile şaştım Kader çizgisini bozamadım ki
Figan edip durma Eyüp boşuna O yâr girmez gayri senin düşüne Dostlar ağu katmış tatlı aşına Gaflet uykusundan sezemedim ki
- 23 - Terk ettim dinimi dinsiz gezerim Cehennem ateşi andırmaz beni Ölmeden ölmüşüm cansız gezerim Hurili cennetler kandırmaz beni
Ali’nin yolları dinden âlâdır Musa’ya duyulan yüce nidadır Alemlere doğmuş nuru hüdadır Zemheri ayazı dondurmaz beni
Âlem bir okyanus insan bir gemi Sevgi ırmağından içmişiz demi Muhabbette bulduk biz gerçek cemi Hiçbir güç yolumdan döndürmez beni
Gel divane Eyüp sen de gir yola Bırak dünya malın bürün bir çula Bu dünyanın aslı – astarı hile Cehalet kılıcı öldürmez beni
- 24 -
El-aman diyerek kapına geldim Kovma beni kovma ey ulu Şahım İsmin zikrederek bağrımı deldim Kovma beni kovma ey ulu Şahım
Senden gayrı kimden medet umarım Sen olmazsan yaram nasıl sararım Kaybettim yolları kimdan sorarım Kovma beni kovma ey ulu Şahım
Yaradanım beni naçar bıraktı Bin yıl cehennemin narına yaktı Gözlerimden kanlı yaşımı döktü Kovma beni kovma ey ulu Şahım
Mürvetin sualsiz ganidir gani Yolunda çürüttüm bu tatlı canı Bütün kullar gibi Eyüp de fani Kovma beni kovma ey ulu Şahım
- 25 -(*) Dedeme… Şeyla gözlerinden süzülen mânâ Harab etti beni yıktı el-aman Kaybolan pırıltı çözülen sima Beni ateşler yaktı el-aman
Bakışları gizli yalvarış gibi Sanki bu âlemden yol veriş gibi Ayrılan dostuna gül veriş gibi Mânâlı mânâlı baktı el-aman
Üstü başı kirin pisin içinde Unutulmuş toprak tozun içinde Yüreği kederli hüzün içinde Gözlerinden yaşı aktı el-aman
Kalkamaz ayağa tutmaz dizleri Kaybetmiş ferini görmez gözleri İnan yıkar bir gün ah’ı sizleri Derin derin için çekti el-aman
Suyunu içemez verilmeyince Çiçek bile kurur derilmeyince Sual edip halin sorulmayınca Yarasına tuzlar ekti el-aman
Biçare adama etmeyin zulüm Sizi de yakalar bir gün bir ölüm Düşmüş yüreğine koyu bir yalım Kaderine boyun büktü el-aman
Gözpınarı doldu gari akmıyor Hiç bir acı artık yürek yakmıyor Kefen bile bedenini sıkmıyor Yüreğine hançer soktu el-aman
- 26 - Tenhada gördüm yâri Bugün ben çok mutluyum Zeytin yeşil gözleri Dedi ben çok kutluyum
Gizli naz etti bana Gizli söz etti bana Ellere sezdirmeden Gizli göz etti bana
Ay’ın ondördü gibi Cemali nur içinde Bu gönlüm vzageçemez Yansa da nâr içinde
Gizli naz etti bana Gizli söz etti bana Ellere sezdirmeden Gizli göz etti bana
Dön yüzünü bu yana Nurundan nur alayım O güzel endamına Bakarak cezb’olayım
-27 - İnsan dedikleri serâp misali Al yeşil donlara bürünür gider Gelişi gidişi belli olmadan Hakk’ın semasında görünür gider
Sevgide cem olur cümle mevcûdad Katresi olmazsa dağılır gider Nefes Hakk’tır demiş gülyüzlü hazret Sevgiden gayrısı yoğolur gider
Benlik kalesini kökünden yıkıp Gönül yollarını topla düz eyle Özünü meydanda dara daldırıp Her anı kendine ikrar-söz eyle - 28 - Kararsız haliyle kaldı biçare Hiçbir mevzuatta karar veremez Delik deşik olmuş yüreği yare Yanar amma bir menzile varamaz
Avcı olmuş Zülfikar’ı elinde Murtaza’yı tesbih etmiş dilinde Kurşun sıkıyormuş Ali yolunda Atar amma hedefini vuramaz
Bir de tesbih takke işine girmiş Hazreti Adem’i düşünde görmüş Hakikati bilen erdemli pirmiş Burnunun ucunu bile göremez - 29 - Ben bu yola Ali aşkından girdim Çeksen de teberi döndüremezsin Hakikat ateşi yanmış bir kere Boş yere üfleme söndüremezsin
İblis adım atma böyle mekâna Cahilin hançeri dokunmaz cana Çekilirsin bir gün ulu divana Divanın pirini kandıramazsın
Girmeden bu yola bir daha düşün Belki de karışır baharın kışın Eyüp gibi akar gözünden yaşın Sel olup çağlarsa dindiremezsin
- 30 - Tur’da gezer iken bir derviş gördüm Güldü cemalime el verdi bana Ayağın tozuna yüzümü sürdüm Giyin kuşan diye şal verdi bana
İlim derya imiş daldım anladım Hakk bende gizliymiş buldum anladım Benden yüce yokmuş bildim anladım Cebrail göründü gül verdi bana
Muhammed Mustafa zaten dedemdir Yaşın sel eyleyen kendi didemdir Kendini bileli zaten Adem’dir Nuh Nebi eyleyip sal verdi bana
İndim yeryüzüne ansız zamansız Zamansızım zaten hem de nedensiz Bu ne biçim aşkmış hem de amansız Düşürdü yollara çul verdi bana
- 31- Görmeden yanından gelir geçersem Aşkın dolusunu özden içersem Şu fani dünyadan konup göçersem Sakın ardım sıra atmayın beni
Gönül sevda çekerse sevgi yolundan Muhabbet sevgisi özlem kulundan Değerler yaratılır pirin yolundan Sakın ardım sıra atmayın beni
Hakikat sevgidir sevelim özden Mutluluk sevgisinden ayrıldım sizden Ben anlamam ledhar bencillik nazdan Sakın ardım sıra atmayın beni
Eyyüp Yarası hasan için dökülen göz yaşile, büyüdüm öyle ki sonsuz aşk ile, ikrar verdim tarikatta mürşide; o vakit canları ser'de bir gördüm.
özümde gördüğüm kin'i aşarak, dost elinden badeleri içerek, 4 kapıda 40 makamı geçerek; tanrıyı özümde gözde bir gördüm.
ben idim dervişi ben bu asırın, görmedim kimsenin açık kusurun, hakikat kapısından şah kulu'nun; yetmişiki milleti de bir gördüm.
geçtim sabır ile nefis dar'ını, sevdim yarattığı tanrı kulunu, bu yolla öğrendim hakkın yolunu; manayı çözerek gözde sır oldum.
günay'ım nede zor hakka ulaşmak, ilimle büyüyüp sırra erişmek, sorarsan eyyüb'ü nasıldır çözmek; dostunun dilinde gahta pir gördüm.
Taptım Sana Eyup AKTÜRK' e, 2006
hasretinle candan bezdim, sensiz sokak sokak gezdim, hayaline secde kıldım; taptım sana ilah gibi.
eyyub olup yaram sardım, mecnun gibi darda kaldım, nere baksam orda gördüm; taptım sana ilah gibi.
göz açıp da seni görüp, aşk denilen sırra erip, dilsiz iken dile gelip; taptım sana ilah gibi.
Deli Derviş ayağımda çarık elimde asa, gezerim alemi günler içinde. silinmiş gönlümden dert ile tasa; muhabbet eylerim canlar içinde.
ne faniler gördüm ölüden farksız, ne ölüler gördüm diriden farksız, ne garipler gördüm ocaksız yurtsuz; bir de padişahı hanlar içinde.
yiyecek ekmeğe muhtac bir kulun, kaybetmiş çaresiz şaşırmış yolun, nicedir aç gezer ayağı yalın; dilinde duası kanlar içinde.
günay’ım devranı seyre dalmışım, kendimi alemden uzak bulmuşum, çok can'ı gurbette naçar görmüşüm; şaşırmış yolunu dinler içinde.
Günay AKTÜRK
|
Genç Aleviler Harekatı